27 Haziran 2008 Cuma

4 Formül

Gündemimiz “futbol”dan kurtulur kurtulmaz ve Türk Milli Takımı elenince Euro 2008’den, hoca efendi dönecek mi dönmeyecek mi tartışmaları gündemin baş sayfasına oturdu nihayet. İşin açıkçası iyi de oldu. Futbolla yatıp kalkan güzel yurdum insanı, % 22’lik “otomatik” elektrik zammı ve benzin zamıyla uyandı ertesi sabah. Emperyalizmin 3 F formüllü her zaman ki gibi başarılı oldu bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde. Efendim dost sayfalara yorum yazarken de bunu kast ediyordum. Belki de bazıları içinden ordu yanlısı-postal yalayıcısı ve ya Kemalist’tir olmadı “darbeci”dir bunu yazan diye düşünenlerde olmuştur. Bilemiyorum son günlerin moda kavramı “Ergenekoncu”da olabilirim bu mantıkla hareket edersek. Normaldir, özgürlüğü başörtüsüne indirgeyince herşey olursunuz. Unutmayın burası Türkiye!

Sanki TC’de ki bütün “darbe”, cunta girişimleri Amerika’dan bağımsız yapılıyormuş gibi bir görüngüye sahip birçoğumuz. Ama Avrupa’nın ya da Amerika’nın hiçbir müdahalesini de ilginçtir “darbe” olarak nitelemeyiz. Sanırım buda bizim ülkemiz insanına özgüdür. Doğaldır. Ne de olsa söz konusu bağımsızlıktır ve bizim gibi üçüncü (çöpçü) dünya ülkesi olmasındadır sorun. Neyse sanırım kimse ciddiye almadı. Bu yüzden kötü mü oldu iyi mi walla bilemiyorum. Sanırım biraz da hak ettik bunları.

İçimiz rahat mı etmeli bilemiyorum. Evet, Türkiye’de Humeyni yok, öyle de olmalıdır zaten. Taraftarları, destekleyicileri, benimseyenleri de olacaktır bu normaldir! Normal olmayansa Fatih Altaylı’nın Teke Tek programına çıkıp Humeyni’yi seviyorum diyen başörtülü kızın muğlâklığıdır, (ki sevmek gibi bir zorunluluğuda yoktur zaten) fakat buradaki muğlâklıksa maalesef benimsediği (üstelik Suni mezhebinden olmasına rağmen "buda zorunluluk değildir" ama Şii bir lider olan Humeyni’yi sevmesi ve rejimini benimsemesiydi) insanların aklına gelen sorulardan birkaçıydı ve ne olursa olsun İran’da eğitimini tamamlayacağına kendini tutamayıp Kanada’da bulmuş olmasıydı. Hem de 3 gün içinde vatandaşlığını kazanmış olmasıydı o ülkenin(?)

Öyle ki tarih bilgisiyse tam anlamıyla insanı dumura uğratıyordu. Sözüm ona Sütçü İmam’ın gerçek anlamda halkı örgütlediğini ve asal olarak ta “bağımsızlık mücadelesi”nin, “İmam”lardan başladığı yargısıydı. Oysa Sütçü İmam işgalci askeri vururken bu savaş başlamamış, Anadolu’da halkın içten içe örgütlendiği gerçeğini ve en önemlisi de Sütçü İmam’ın “İmamlık” gibi bir görevi olmadığını ve bunun bir ad (sıfat) taşımasından kaynaklı olduğunu unutmuş olmasıydı. Ya da bilmiyordu. Zaten bilmediği de ortada açıkça sırıtıyordu.

Neyse. Unuttum bu gündem de değildi çoktan banazlaştı! Konumuz aslında hoca efendinin dönmesi sorunuydu. Acaba hoca efendi dönerse ne olur? Walla birçoğu hiçbir bok olmaz diyor. Birçoğu da Türkiye karışır diyor. Humeyni ABD ve yandaşları sayesinde iktidara oturdu. Oturur oturmazda özgürlükleri savunacağını söyleyip koltuğa oturdu. Destek aldı, sonrada kendini destekleyen birçok ilerici akım mensubunu kurşuna dizdirdi. Kendine yaraşanı mı yaptı yoksa tabir yerindeyse “takkiye mi yaptı”, ya da bütün mollalar gibi düsturuna uygun davranıp Tanrı katında yüceldi mi? Bence Humeyni iyi bir takkiyeciydi ve de bütün söylediklerimize daha uygun bu söylediklerimiz sanırım. İş biraz sakal ve sarıktan ibaret gibi görünüyor ama öyle değil sanırım. Çünkü bütün karşı çıktıkları ne varsa “Din”i anlamda hepsini bu tip adamlar uygulamakta. Faiz derseniz faiz vb. vb. listeyi uzatmak kolay ama Türban deyince akan sular duruyor, sırası değil biliyorum bu yüzden burada bu konuya nokta koyuyorum.

Gerçi CIA yazıp çiziyor, demek ki adamlar bir şey biliyor da yazıp çiziyorlar. Örneğin benim de aklıma birden Pakistan’a 10 yıl sonra dönüş yapan ve kırmızı halılarda yürüyen Bennazir Buto geldi. Ne olmuştu gerçekten Buto’ya? Neden öldürüldü? Bilen varsa lütfen burada yazsın. Ama benim bildiğim İslami bir örgüte ihale edilmiş olmasıydı bu suikastın. Buda biraz ipucu veriyor ama üzerinde durmayacağım. İşin içinde emperyalizm varsa asıl suçlunun kim ve kimler olduğu aşikârdır ve buda yeterlidir. Tanrı korusun ya Fethullah’ta ayağının tozuyla çok sevdiği ülkesine ayak basar basmaz Buto gibi hazin bir sonla yaşamını noktalarsa, ne yaparız?

Belki de ve de bu yüzden, biz bu tip adamlar yüzünden çok ülkeye benzetiliriz: Malezya’ya, Cezayir’e, Irak’a ve İran’a(?)!

Bu benzetmeler oldum olası baş ağrıtmıştır zaten... Bir siyasi cinayet işlenir, “Mollalar İran'a" sloganını duyarsınız, ya da “Post”ta ya da “Tribune”de “derin analiz” adı altında “Türkiye neyleşiyor mu” sorusuna yanıt aranır...

Gerçekten biz neyleşiyoruz, bilen var mı?

22 Haziran 2008 Pazar

Nurcularla Solcuları Birleştirmek!

"Nurcularla Sosyalistleri Birleştirmek İsteyen Bir Fikir Arkeologu: Cemil Meriç." Bugün için bütün ideolojiler birbirine girmiş gibi, yeni jenarasyon kavramlar, resimler oluşturuluyor. Bilmediğimiz-bilmek istemediğimiz çok şeyler planlıyorlar. Bilmemizi istemiyorlar!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cemil Meriç’in anma gecesine katılıp “yeri doldurulamaz bir yazar” diyor ve son günlerde konuşmalarında hep Cemil Meriç’ten alıntılar yapıyor. Milli Eğitim Bakanlığı Cemil Meriç’in adını okullara veriyor. AKP belediyeleri adına kültür merkezleri açıyor. Tüm bu güzel icraatlar gerçekleştirilirken bir gerçek sanki unutturulmak isteniyor: Cemil Meriç sosyalistti!

Düşüncesi solda, duyguları sağda olan bir düşün adamının sıra dışı yaşamı…

Yıl 1954.
Bir bahar akşamı. Cemil Meriç eşi Fevziye Hanımla birlikte, akrabası Ahmet Çipe’nin konuğuydu. Sohbetler yapıldı, yemekler yendi, çaylar içildi. Gece yarısına doğru izin isteyip kalktı. Cemil Meriç’in gözlerinin 12,5 miyopisi ve kuvvetli hipetmetropisi vardı. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düştü. Bir şeyi yoktu. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıktılar.

Yolda yürürken Cemil Meriç eşinin kulağına yaklaşıp şöyle söyledi: “Fevziye elektrikler mi kesik, hiç bir şey göremiyorum.”

Cemil Meriç 38 yaşındaydı ve gözleri artık hiç göremeyecekti. “Görmek, yaşamaktır. Vuslattır görmek. Her bakış dış dünyaya atılan bir kementtir. Bir kucaklayıştır, bir busedir her bakış…”
Fransız Mandası Altında
Tarih 12 Aralık 1916, yer Reyhanlı- Hatay. Mahkeme reisi Mahmut Niyazi ile Zeynep Ziynet’in üçüncü bebekleri dünyaya geldi: Hüseyin Cemil. Ailesi aslen Meriç nehrinin hemen öteki yakasındaki Dimetoka’lıydı. Balkan Savaşı’ndan sonra Hatay’a yerleşmişlerdi. Savaş Reyhanlı’da da aileyi rahat bırakmadı. Fransız mandası altında bir yaşam sürdüler. Fransız kültürüne dayalı bir ilk-orta öğrenimi gördü.

Babasının her akşam çocuklarına kitap okuması yaşamının amacı oldu. Hep okudu. Lise yıllarında ilk makalesi, Yenigün Gazetesi’nde yayımlandı; yıl 1933’tü.

Hatay’ın anavatan katılması mücadelesinin verildiği dönemde hızlı bir Türkçü oldu. Milliyetçilik bazı öğretmenleriyle arasını açtı. 1934’te soyadı kanunu çıkınca, ideolojik kimliğine uygun bir soyadı seçti: Cemil Şaman!

Öğretmenleriyle kavgası sonucu liseden mezun edilmeyeceğini anlayıp İstanbul’a gitti; Pertevniyal Lisesi’ne kayıt yaptırdı. Aynı yıllar sosyalizme de merak saldı. Önce F. Engels’in “Anti- Duhring”i okudu. Ardından K. Marks’ın “Kapital”inin ilk cildini bulup anlamaya çalıştı. İstanbul’da sosyalist çevrelerle tanıştı. J. Stalin’in “Pratik ve Teorik” kitabını Fransızcadan çevirdi.

Tanıştığı Nazım Hikmet’in kendisine, heyecanlarını bırakıp hayata iyi hazırlanmasını tavsiye etmesiyle hayal kırıklığına uğradı. Tekrar Hatay’a döndü. Köy öğretmenliği ve devlet memurluğu yaptı.

1939 yılında, Hatay’da sosyalist bir devlet kurma iddiasıyla tutuklandı. İdamla yargılandı. Mahkemede Marksist olduğunu saklamaması herkesi hayretler içinde bıraktı. 3.5 aylık yargılama sonucunda beraat etti. Cezaevinden çıktığında bir gerçekle yüzleşti; tüm dostları selamı sabahı kesti. Bu duruma çok içerledi; dostlarının inadına soyadını değiştirdi: Cemil Yılmaz!

Ve tekrar İstanbul’un yolunu tuttu… Yabancı Diller Okulu’na bursla yazıldı. Okulda solcu arkadaşlarıyla birlikteydi hep. Elit, Nisvaz gibi dönemin sanatçılarının gittiği kahvelere devam etti. “İnsan” dergisine edebiyattaki ilk aşkı Balzac ile ilgili makale yazdı; kitaplarını tercüme etti.

İlk Aşkı Bir Fahişeydi
İlk aşkı Lübnanlı bir fahişeydi; Linda. İkinci büyük aşkını İstanbul’da buldu; sınıf arkadaşı Reyagan. Karşılık bulamadı. Arkadaşı Kerim Sadi’nin önerisiyle coğrafya öğretmeni Fevziye Menteşoğlu’yla tanıştı. “İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım; bunları bilerek benimle evlenir misin?” 19 Mart 1942’de evlendiler.

Fevziye Hanım’ın hali vakti yerindeydi; pansiyoner olmaktan kurtuldu; yeni bir hayata başladı. O artık Cemil Meriç’ti…

II. Dünya Savaşı Yılları…
Cemil-Fevziye Meriç çifti Elazığ’a tayin oldu. Gözlerindeki bozukluk nedeniyle askerlikten muaf tutuldu. Yazmayı Elazığ’da da sürdürdü. “Yurt ve Dünya”, “Yücel”, “Amaç” gibi dergilere tercümeler, edebi değerlendirmeler yaptı. İlk iki çocukları Elazığ’da dünyaya geldi ancak yaşamadılar. Fevziye Hanım yine hamileydi; İstanbul’a tayin istedi. Gerçekleşmeyince istifa etti. Aynı günlerde üç “doğum” meydana geldi: 1 Nisan 1945’te oğlu Mahmut Ali ve Balzac’tan iki çeviri kitap; “Otuzundaki Kadın” ve “Onüçlerin Romanı” doğdu.

Bir yıl sonra kızı Ümit dünyaya geldi. Aynı yıl Balzac’tan “Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti”nin tercümesini bitirdi. Sadece tercümeler yapmadı; “Yirminci Asır” dergisine makaleler yazdı. Gözlerindeki rahatsızlığa inat, ne bulursa okudu; okuma notlarından dosyama-fişleme yaptı. Öğretmenliğe geri döndü. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’ne Fransızca okutman ve Işık Lisesi’ne Fransızca öğretmen oldu. Çocukları da hemen yanı başındaki Şişli Terakki’de okuyordu. Mutluluğu uzun sürmedi. 1954 yılında gözlerini kaybetti. Aynı yıl yaz ayları boyunca Cerrahpaşa Hastanesi’nde yattı. Başarısız ameliyatlar geçirdi. Bir gözünde retina tabakası çatlamıştı. Diğerinde ise katarakt inmişti.

Paris’te Quinze-Vingts Hastanesi’nde de ameliyatlar oldu. Sonuç olumsuzdu. 7 Temmuz 1955’te Yeşilköy Havaalanına indiğinde biliyordu ki, kendini yeni bir hayat bekliyordu…
.
“Benim Nezdimde Marks ile Said-i Nursi Arasında Fark Yoktur”
Cemil Meriç artık göremeyeceğini biliyordu. Bu karanlık hayatı sürdüreceğinden emin değildi. İntiharı düşündü. Ve bir gün...

Eşi Fevziye, çocukları Mahmut Ali ve Ümit ile birlikte Üsküdar’a hava almaya çıktılar. Cemil Meriç eşine, Yeni Valide Camii’nin avlusuna girmek istediğini söyledi. Fevziye Hanım çocuklarına, “Siz oynayın biraz” dedi ve eşini camiinin avlusuna götürdü. Avluda eşi kolunda aşağı yukarı gidip gelen Cemil Meriç hıçkırıklarını tutamadı ve sarsıla sarsıla ağladı. Bu dramatik olaydan sonra Üsküdar’daki Fethi Paşa Korusu’ndaki evlerinde yeni hayat başladı. Fevziye Hanım okudu, Cemil Meriç çevirisini söyledi. İlk çevirdikleri Victor Hugo’nun “Hernani”si oldu.

Okuma görevini bazen öğrencileri, bazen çocukları yaptı. Öğrencileri arasında Server Tanilli ve Yaşar Nuri Öztürk gibi isimler vardı... Solun sağa hediyesi 1960’lı yıllarda Cemil Meriç Hind edebiyatına merak saldı; bu onun Doğu’yu keşfetmesini sağladı. Aynı yıllarda Antakya’da İngilizce öğretmenliği yapan Lamia Çataloğlu’yla aralarında mektupla başlayan platonik bir aşk doğdu.

Sadece mektup yazmadı kuşkusuz. “Dönem”, “Çağrı”, “Hisar” adlı dergilere de makaleler yazdı. 1967 yılında, “Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist” adlı kitabını çıkardı. Bunu, “Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon” adlı eseri takip etti. Ne yazık ki bu kitapları Türkiye solu tartışmadı bile; yok saydı. Görülmemek, fark edilmemek Cemil Meriç’i kırdı, öfkelendirdi. Sadece birkaç yakın dostu vardı solcu. Bunlardan biri de 1971’de Nurhak Dağları’ndan öldürülen Sinan Cemgil’in anne-babası; Nazife-Adnan Cemgil’di.

Adnan Cemgil, yeni kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne katılmasını teklif etti. “Girmem, çünkü benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydınlanmak, aydınlatmak isteyen bir insanım. Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.”

Yaşadığı toprakların kültürüne sahip çıkan, Batı’nın tabularını yıkmayı uğraş edinen Cemil Meriç’i solun efendileri kabul etmedi ve onu, “altın tepsi” içinde sağcılara sundular.
.
Güya, “Pınar”, “Köprü”, “Gerçek” gibi sağcı dergilerde yazmasına muhaliftiler! Asıl kızdıkları, Türk aydınına yönelik –halktan koptuğu gibi- tespitleriydi. Sağa gitmeye mecbur edildi Cemil Meriç: “Sol diyalogdan kaçıyor, küskün: (Sağcı) Ötüken’ın bastığı kitap okunmazmış. Peki, siz basın. Cevap yok. Bu çemberi kırmak mümkün değil. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İhanet etmişiz, Neye ve kime?”

Sağ basın Cemil Meriç’e çok ilgi/hürmet gösterdi. Fakat gazetecilik refleksiyle Cemil Meriç’e sürekli sosyalizmden döndüğünü söyletmeye çalıştı. Hep direndi. “Sosyalizmi; içtimai haksızlıkların sona ermesi, liyakatin yerini bulması, acı çekenlerin gözyaşlarını dindirmek suretinde anlarsak sosyalisttim.”

Hep Sosyalist Kaldı
1970’li yıllarda çıkardığı, “Bu Ülke”, “Ümrandan Uygarlığa”, “Mağaradakiler”, “Bir dünyanın Eşiğinde” adlı kitaplarını genellikle sağcı gençler okudu. Milli Kültür Vakfı’nın ödüllerini kazandı. Buna rağmen, “sosyalizm” kelimesinden korkanları yobaz olarak niteledi: “Yobazlık kelimelerden korkmaktır. Sosyalizm, insanın insanı istismar etmemesi, emeğin değerlendirilmesi, emeğin eserine göre mükâfatlandırılmasıdır. Elbette kendimize has sosyalizm olacak. Milli hasletlerimizle çelişmeyen bir düzen. En kötü şey riyakarlıktır. Sosyalizm ıstırabın çığlığıdır.”

Cemil Meriç sağa “kendi Marks”ını öğretmek istedi hep: “Marks, vatan-millet realitesini inkar etmez; ‘işçi sınıfının vatanı yoktur’ der sadece. Nasıl sermaye milletlerarası ise emek de milletlerarasıdır der...

“Marks, ‘din afyondur’ derken Katolik kilisesini kasteder. Hakikaten Katolik kilisesi tam bir afyondur… “Burjuvazi akılla kiliseyi devirdi. Fakat sonra karşısına işçi sınıfı çıkınca hemen müdafaaya geçip dine sarıldı ve orta çağ karanlığına döndü… “Ve ister istemez milli komünizm doğacaktır.

Kitaplarını, makalelerini kim yayımlayacaksa, ayırım gözetmeksizin / sağ sol demeden onlara verdi. Çünkü o kimseye göre yazmamıştı; bu nedenledir ki, Komünizmle Mücadele Derneği’nin dergisinde Nazım Hikmet’e övgüler dizmekten geri durmadı. Yaşamı boyunca Kemal Tahir’le, Atilla İlhan’la düşünce yoldaşlığı yaptı. Bülent Ecevit’e okuması için Marks’ın “Kapital’ini gönderdi.

İslam’da Şeyh Yoktur
Tarikatlar-cemaatler de Cemil Meriç’in ilgi alanıydı: “Said-i Nursi’nin bir hutbesi var, çok enteresan: Yanlış anlaşılır diye korkuyorum. Adam sosyalizme açık. Nurcular ve sosyalistler birbirini tanımalıdırlar. Türkiye’nin kurtuluşu buna bağlı. Ben şimdi bunu yapmaya çalışıyorum. Fakat bu fert işi değil. Nurcular sosyalistleri, sosyalistler de nurcuları okumuyor. Zaten sağ kendi dışında hiç bir şey okumuyor; çok garip bir hal bu.”
.
(Ara not: Yeni Asyacı Mehmet Kutlular ile Aydınlıkçı Doğu Perinçek ittifak yapabilir mi? Gerçi sol liberallerle Fe.thullah Gülen cemaati birleşti bile!)
.
Cemil Meriç’e göre, insan olarak hataları olmakla birlikte, Marks ile Said-i Nursi arasında hiçbir fark yoktu. “Nurculuk bir tepkidir. Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı imanın, Batı’ya karşı Doğu’nun isyanı. Her risale bir çığlık. Said-i Nursi bir kavga adamı.” Ancak diğer yandan, “mutlak hakikati hiç kimse bütünüyle kucaklayamaz” diyen Cemil Meriç, “Said-i Nursi 1930’larda haklıydı ama artık günümüzde değil” diyecek kadar da gerçekçiydi. Said-i Nursi’ye “şeyh” diyenlere de kızgındı: “Hazreti Peygamber bu âlim, bu arif diye ayırım yapmış mı? Şeyhlik var mı İslam’da?”
.
Nurettin Topçu ve Hareket Dergisi gibi onun da baş davası ahlaktı.
.
Psikolojisi Çok Bozuldu
Cemil Meriç 1980’li yıllarda da yazmaya devam etti: “Kırk Ambar”, “Bir Facianın Hikâyesi”, “Işık Doğudan Gelir” vs. 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle, fikri bunalım yaşayan milliyetçi muhafazakar çevreler Cemil Meriç’in yıldızını çok parlattı. Kitapları elden ele dolaştı. Bu çevrelere göre, Batı kültüründen arınıp Müslüman-Türk özüne geri dönüş yapan kazanılmış bir aydındı o! Kimse sosyalist kimliği hatırlamak istemiyordu!
.
1983 yılında eşi Fevziye Hanım’ı kaybetti. Bir yıl sonra beyin kanaması geçirdi ve sol tarafına felç geldi. Bu zor günlerinde platonik aşkı Lamia Çataloğlu, haftada iki kez koltuğunun altındaki Cumhuriyet Gazetesi’yle gelip Cemil Meriç’e sevdiği bulgurlu yemekleri yaptı. Ancak gün geçtikçe psikolojisi bozuldu; kimsenin anlayamadığı sözcükler söylüyordu. Bazen “Allah Allah Allah” ya da “Muhammed sevgilim” diye bağırdığı oluyordu. Ruh sağlığı bozulmuştu. Nörolojik bir tedavi uygulamasına geçildi. Çare olmadı.
.
13 Haziran 1987 günü gece yarısı vefat etti. Karacaahmet’te eşi Fevziye Hanım’ın yanına defnedildi. Cemil Meriç hakkında çok çeşitli ve birbiriyle zıt tanımlamalar yapılsa da, her çevrenin üzerinde hemfikir olacağı bir gerçek vardı: O, bu ülkenin vicdanıydı… Ve sanıyorum Türk solunun Cemil Meriç’e bir özür borcu vardır…

Kurtuluş ne AKP’de ne Kemalizm’de!

Aydınlık Dergisi’nin Hüsnü Kılıç İBDA-C üyesidir diye haber yapmasından sonra gündem İBDA-C’ye yakın bir dergi olan Baran Dergisi’nin yeni iddialarıyla devam ediyor. Tabi bu süreç o kadar da burjuva medya tarafından dillendirilmese de, “Haşim Kılıç önceden anlaşma yapmak suretiyle yalan söylemektedir” deniyor.

Yine Aydınlık Dergisi “Haşim Kılıç yalan söylemekle yetinmedi, Hüsnü Kılıç adlı bir kişiyi yalancı tanık olarak piyasaya sürdü. İBDA-C lideri Mirzabeyoğlu ''İşkence'' isimli kitabında açıklıyor: “Arkadaşım Haşim Kılıç…” Gölge Eskişehir temsilcisi Av. Harun Yüksel: ''İki kişiyi çok net hatırlıyorum. Ankara temsilcisi Haşim Kılıç ve Amasya Suluova temsilcisi Yahya Düzenli” diyerek yeni iddialarla gündem yaratma derdindeyken. Baran Dergisi “Haşim Kılıç’ın ismi GÖLGE dergisinde bazı sayılarda H. Kılıç, bazı sayılarda ise açıkça Haşim Kılıç olarak yer almaktadır. Fakat her ikisi de, Haşim Kılıç isminin dergide sadece H. Kılıç olarak yer aldığını zannetmelerinden dolayı, panik halinde büyük bir hata yapmışlardır: Hüsnü Kılıç’ın “o bendim” demesiyle karşısındakileri aldatabileceklerini zannetmişlerdir. Diğer taraftan Hüsnü Kılıç’ın 1975 tarihinde GÖLGE Dergisi’nde Ankara temsilcisi olarak görev yapması yaşı bakımından da imkânsızdır. Hüsnü Kılıç 1959 doğumludur ve 1975 yılında 16 yaşındadır. Üstelik o tarihe kadar İstanbul dışında bir yerde ikamet etmemiştir. Tabii Hüsnü Kılıç’ı konuşturanlar bunu bilemeyeceği için “siz o tarihte kaç yaşındaydınız?” diye soramamıştır" diyerek kendi yayım organında bunu kabul eden yazılar yayımlamaya başladı.

Haşim Kılıç: Neyi/Niçin İnkâr Etmeye Çalışıyor? başlıklı yazısında Baran Dergisi’nde Av. Harun Yüksel şunu diyor: “Haşim Kılıç’ın talihsizliği(!)ne bakın ki Gölge’nin 27 yurtiçi temsilcisinden bugün iki kişiyi çok net hatırlıyorum: Ankara temsilcisi Haşim Kılıç ve Amasya Suluova Temsilci Yahya Düzenli. Diğerleriyle ya tanışmadık veya tanışsak bile-tanışıp da hatırlayamadıklarım varsa özür diliyorum-aradan geçen bunca zaman içinde hafızamdan silinmişler...

O Haşim Kılıç, bugün “o ben değilim” diye yalan söyleyen ve bu yalanına da Hüsnü Kılıç isimli bir yalancı şahit temin eden AYM başkanı Haşim Kılıç mıdır?

Evet odur...

Üstelik de bunu yalnızca ben biliyor değilim; yüzlerce kişi de biliyor... “O ‘H. Kılıç’ benim diye yalancı şahitlik yapan Hüseyin Hüsnü Kılıç da biliyor...

Bu Haşim Kılıç’la Salih Mirzabeyoğlu tanışıyorlar mı?

Evet...

Hem de Gölge dergisinin çıkmaya başladığı 1975 yılından çok önce... Haşim Kılıç’ın Eskişehir İktisadî Ticarî İlimler Akademisine okumaya başladığı 1970 yılı civarında... Bu tanışıklık öyle bir yerde karşılaştık, selamlaştık filan gibi basit / sığ / sıradan bir tanışmanın çok ötesine geçen bir tanışıklık...”

Bunlar şimdili iddia gibi görünüyor, şaşırtıcı ve bir o kadar düşündürücü ama İBDA-C illegal bir yapılanma ve bunu bir şekilde yayım organı olan Baran’da dillendiriyorsa ortada ciddi bir sorun vardır diye düşünmekten de alamıyor insan kendisini?

Yanlış mı, doğru mu? Bunu zaman gösterecek!

21 Haziran 2008 Cumartesi

Şirinlenmek (!)

Şirinler, Belçikalı (aslen İngilizmiş) çizer Peyo'nun ünlü eseri. 1958'de Pierre Culliford tarafından çizgi roman olarak ortaya çıkmış. 1981'de televizyonda gösterilen Şirinler büyük ilgi görüyor. Orijinal ismi "Schtroumpfs" (İngilizce'de "Smurf"tur) karakterlerin yaratıcısına göre orijinal isim, bir dil sürçmesi eseri tesadüfen ortaya çıkıyor. Biliniyor ki yıllarca Türkiye'de de gösterilen ve beğeni ile izlenen çizgi film, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok ülkede, yüksek izlenme oranlarına rağmen gösterimden kaldırılmıştır.

Bu yüzden Şirinler hakkındaki bir iddia uzun zamandır tartışma yaratıyor (!) Bu iddiaya göre Şirinler'in İngilizce adı olan "Smurf", "Kızıl bayrak altında yaşayan küçük adamlar" veya "Kızıl şapka altındaki sosyalist adamlar" cümlelerinin kelime baş harflerinden türetildi. Şirin babanın kırmızı şapkası, Şirin Köy'de hiçbir mabet veya tapınağın olmayışı, tüm şirinlerin komünal bir yaşam sürmeleri, her şeyin el birliği ile yapılışı ve hiç para (kapital) kullanmayışları bu iddiaları tetikliyor. Ayrıca baş kötü Gargamel'in paraya karşı olan hırsının da, komünal toplumun düşmanı olan kapitalizmi sembolize ettiği iddia ediliyor. Ayrıca kötü Adam Gargamel'in, papaz cüppesi giyerek dini sembolize ettiği, para düşkünü olduğu ve Şirinleri sürekli yemek istediği için Amerika'ya benzetildiği ortaya atılmış. İngilizce ismi Azrail olan, Gargamel'in kedisi Azman’ın Amerika'nın peşinden koşan küçük insanları sembolize ettiği de sanılıyor.

Yıllardır bu konu özellikle üzerinde çeşitli platformlarda tartışmalar yapılmakta (…) Ayrıca bu konu pek çok İletişim Fakültesinde “Medya ve Kültür”, “Kültürel emperyalizm” gibi derslerde ders konusu olarak işleniyor, tıpkı pek çok çizgi film, dizi ve sinema filmleri ile birlikte olduğu gibi. Bugünlerde Hollywood Şirinleri sinemaya taşıyor aslında biraz da bundan Şirinleri gündeme getirme gereksinimi hissediyorum. Çünkü biz halen “Şirinlerin komünist olup, olmama ihtimali üzerindeyiz.” Peki, gerçekten Şirinler komünist midir yoksa son yılar da İtalyan araştırmacı Antonio Soro’nın belirttiği gibi mason mu? Kafanız karışmasın! Komünizmle masonluk arasında elbette ki derin farklar var. “Nasıl yani yıllarca tek kanalda izlediğimiz ve hala bu gün izlemekte olduğumuz masum şeyler yani Şirinler azılı birer komünist mi?” Masonluk olgusunu bir kenara bırakırsak vahşi kapitalizmin tavan yaptığı çağımızda Şirinlerin komünist olarak anılması oldukça şirin duruyor bence.

Neyse…

Öncelikle Şirinleri çözümlerken hangi yöntem üzerinden gideceğimiz belirleyelim. Çözümlemede kullanacağımız yöntem metin okuma olacak. Zannedilenin aksine alt metin okuma yapacağız. Yani Şirinlerin yaşayışı, davranışı, kişilikleri, aslında neleri temsil ediyor olduğuna yani buna bakacağız. Bu konuda bir örnekle başlayalım konunun anlaşıla bilirliğini arttırmak açısından II. (Emperyalist) Dünya Savaşı’nda Hitler hem radyoyu hem de sinemayı kendi istediği mesajlarla süsleyerek Alman haklını uyuşturuyordu. II. Dünya Savaşı dönemin (Hitler dönemi) Almanya'sının sinemasına bakıldığında o dönem çekilen tüm filmlerde aktör ve aktrisler sarışın ve mavi gözlüdür. Burada amaç saf Alman ırkını temsil etmek, izleyicinin kafasında Alman imajını oluşturarak beyin yıkamaktır.

Şirinlerin temel noktaları para olmadan komünal bir yaşam sürmeleri Şirin babanın Karl Marx'a benzemesi ve kızıl şapka giymesidir. Herkes kendi işini yapıyordur ve mutludur. Herkes aynı şeyi giyiyordur. Seçimlerle iş başına gelen de yoktur. Çizgi filmdeki Şirinlerin düşmanı Gargamel papaz cübbesi giyer ve dini sembolize eder, altın ve para düşkünüdür (kapitalizm) onları elde edip para kazanmak ya da onları yakalayıp yok etmek istiyor. Bu yüzden Gargamel şuna kızabilir: “Köprü yapan Şirinle, aşçı Şirin aynı payı alıyor, Şirin babaya da ayrı pay düşüyor. Kendine pay ayırmıyor. Aile kavramı yok, herkes kardeş...” Bu yüzden hiçbir şey nedenselleştirmez... Kan bağının hiçbir önemi yok.

Başta da belirttiğimiz gibi Şirinler tamamen komünal bir yaşam savunuyorlar ve bu açıdan bakıldığında anarşizmle karıştırılması muhtemeldir. Ama karakterlerin genel özellikleri gerekli ayrımı yapmamıza yardımcı olabiliyor. Artık biliyoruz ki Şirinlerin temsil ettiği çok farklı unsurlar da vardır.

Şirinler, mason locasının ürünü mü? İtalyan araştırmacı Antonio Soro karakterlerin ve hikayenin arkasında bir Mason locası olduğunu söylüyor. Soro, Şirinler, gerçek bilgi ve masonluk" adlı kitabında her bir mavi şirinler yaratığının gnostik (Tanrı’nın sırrını bilgi temelinde arayan felsefik akım) karakterinde en gizli mason localarından birini sakladığını açıkladı. Şirin baba karakteri de bu mason locasının “Büyük üstadı.”

Şirinlerin “mason” ya da “komünist” olduğu o kadar da umurumda değil işin açıkçası. Altı üstü bir çizgi dizi ama Hollywood bunu iyi kullanıyor, yani sinema sektörünü... Her senaryoyu yapım aşamasına getirmeden önce beş adet senaryoyla birlikte birini mutlaka Pentagon'a gönderip, çıkması gereken sahneye bile müdahale edebilen “özgür” bir sinema sektörü Amerikan sineması.

Hollywood ve Pentagon bu kadar korkuyorsa paylaşımdan - paylaşmaktan bir sorun vardır orada da diye düşünüyorum. Bu yüzden Şirinler çizgi karakter olarak kalsa da, paylaşmayı bize hatırlatıyor. Ve/ya da en azından şunu yaptılar: “Bizi düşündürdüler, hem de paylaşmanın ne kadar kutsal ve güzel bir olgu olduğunu anımsattılar.”

Amerika döneminde Şirinleri yasakladı, (bir çizgi filmi yasaklayabilen, sözüm ona özgürlüklerin kalesi bir ülkeden söz ediyoruz) şimdiyse yayım hakkını alarak sinema filmini çekmeye yelteniyor. Ama arada sorunlar var: “Ya Amerikalı çocuklar, paylaşmayı öğrenirse?” diye de ütopik bir his taşımıyor değilim şu son zamanlar. Ne dersiniz?

14 Haziran 2008 Cumartesi

Köleliği halen beyinlerinden kaldıramamışların hanesine yazılmalıdır kölelik

"aldandın sen lumumba
aldandım ben.
aldattılar aklı ve özgürlüğü.
bilmem gerekliydi ya, bunu
ben kurtuluş savaşı çocuğu
tanımalıydım bu eski yüzü
izmirden ankaraya yangınlar alazında
çocukların çığlığından, anaların acısından

....

güçlüdürler, güçlü onlar: kongo zengin,
ezilmişlikle yoksulluk her yerde dilsizdir,
dilsizdir fakir beyazlar ve zenci milyonlar
aldanıyoruz durmadan, elimizde ne var?
asyada, afrikada, güney amerikada,
perulu kızlar, viyetnamlı oğullar
ve sen lumumba
bedeni delik deşik zenci baba!"

Ceyhun Atuf Kansu
Lumumba'nın yıkılmış olan heykeli ki, yarın yeniden yükselecektir, dünya devriminin bu şehidinin trajik öyküsü bize şunu hatırlatıyor ki, kesin olarak "emperyalizme hiç bir şekilde güven olmaz", hiçbir şekilde, zerre kadar!

7 Haziran 2008 Cumartesi

“Bizim Taraf”dan olmak

Memleketin dört bir yanını sardı, “Anayasa Mahkemesi”nin “Türban iptali” kararı, herkes tutuştu (sözüm ona gerçek bir demokrasi varmış gibi) “Demokrasi” elden gidiyor, "Cübbeliler darbe” yaptı diye. Şimdilik kimse üstüne almıyor. Efendim biz şu koca harflerle yazılan “DEMOKRASİ”den yanaydıklarla geçiştirilenlerden sonrada, aslında kabullenmeseler de Anayasa Mahkemesi’nin “Türban’ı iptal kararı” o gün için “Üniversitelerde türbana serbestlik vereceğini sanan saf diller, sonradan rotayı değiştirip deyim yerindeyse, “Görüyor musunuz şu yaşananları, bu bir yargı darbesidir" bazıları da ahkam keserek "Bizde birer soğuk duş etkisi yaratmadı bütün bunlar, kaldı ki biz böyle olacağını biliyorduk” söylevleriyle günü kurtarmaya çalışıyorlar.

İşin açıkcası sabit fikir yürütenler üzerinde kimse durmadı. Bunlardan biri Anayasa Başkanının görüşünü "İptal" kararından önce tarafını ve tavrınıı belirlemesinin (deyim yerindeyse kullanacağı oyu açıkca karşı "Red" vereceğinin) üzerinde kimse durmadı ya da durmak istemedi. Ve/ya da çok normal birşeymiş gibi görünüp "Demokrasi" diye algılandı bütün bunlar.

Sanki bu duygu patlamasını yaşayanlar neredeyse kendini tutamayıp ağlayacaklar ve AKP’nin kapatılmasını bununla engelleyecekler sanırsınız! Sanki onlar daha dün ateşli bir şekilde AKP’nin savunuculuğunu yapmadılar? Oysa başından beridir, AKP’nin kapatılma olasılığının kapatılmama olasılığından daha yüksek olacağı gün gibi ortadayken. Yargıtay’ın açmış olduğu kapatma davasının Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nden bağımsız olmadığını da dillendirmemize rağmen, bu yasanın “Burjuva demokrasisi”ne dayandığını, bunun asal gücünün de “Laiklik ilkesinin” hukuk ve yasalardan aldığı bir güçle olduğuna vurgu yaptık. (Yeraltindannotlar’ı inceleyebilir meraklı arkadaşlar, kaldı ki, fikir paylaştığımız birçok arkadaşla, hem onların kendi sayfalarında hem de kendi yorum sayfalarımızda görüş belirttik.)

PAPATYA FALI
AKP ya kapatılmayacak, ya da kapatılacak! Yani ya AKP ya TSK!

Kaldı ki Kemalist ideolojinin temel kuralı, muhalifini her türlü entrikayla bertaraf etmektir. Bunu şimdi AKP’de deniyor. Örnek mi Fikri Sağlar’ın, BirGün Gazetesi’nde kaleme aldığı yazısında ki iddialar. Bütün bu süreçlerden sonra gizli sevinenler olduğu kadar açıktan sevinenlerde olacak. Düşünmek bile istemiyorum ama düşünsenize bir Genelkurmay Başkanı atanmış ve (onların deyimiyle) dini bütün biri var TSK'nın başında ve şu AKP'nin İslam'i açılımları ele alındığında, ona - buna özgürlük diyenlerin yüzlerini görmek isterdim. Şimdilik böyle birşey yok! Ama ya olsaydı!?

Fakat AKP kapatılmasa da, kapatılsa da sevineceğim. Bu her iki olgu da Türkiye'nin gerçek anlamda demokratikleşme süreçini hızlandıracaktır diye düşünmemden kaynaklanmakta. Dolayısıyla bu hesaplaşma (ya da iç çatışmada) işin açıkçası ben gizli sevinenlerden değilim, hiçbir zamanda olmadım, doğama da aykırı zaten gerici bir zihniyete alkış tutmak, aksine açıktan sevinen ve hatta bunun için büyük puntolarla yeniden ve yine yazıp - çizen “SEVİNENLERDENİM!” Şükürler olsun!

Hiçbir programı olmayan, stratejisini ve taktiğini belirleyememiş, pratiği sadece söylevlerde yazılı kalan “Mücadele edin”den öteye gitmeyen ve kavram kargaşası yaşayan dostları görünce net bir duruşun ve de nitelikli bir söylevin / pratiğin / teorinin anlamını bugün insan daha iyi anlıyor. Nede olsa köşe başlarını tutmuş seviyeli döneklerden oluşturulmuş bir sol furya var.

Birde dönekliğini ideolojik seviyede tutmak isteyenler var. Onların çoğu bildiğim kadarıyla Bay Fetullah Gülen’in gazetelerinde bilemediniz eklerinde yazıyorlar. Birkaç yaramazlık yaptıktan sonra yuvalarına dönüyorlar. Birde seviyesiz dönekler var. Onlar kendilerini ispatlama derdindedirler. Oturabilecekleri tek koltuk var oda sistemin koltuğu. Orası çok sıcaktır. Nede olsa sistemin kucağıdır. Bunlar dün düşman ilan ettikleri hâkim kuvvetlere kendilerini affettirme ruh hali içinde kendilerinden beklenenin çok ötesinde bir gayretkeşlik yarışına girerek dillerini efendileri için kullanırlar.

Oportünizme kapılmış, parti ve partizanlığı karıştıran bir silsileden söz ediyorum. Kömür dağıtıp, kömürü dağıttığını gurur ve şerefle dillendiren daha sonra da inkâr edenlerden söz ediyorum! Kaldı ki, dün aymaz bir şekilde demokrasinin gereğiymiş gibi duruş ve tavır şekliyle R. Tayyip Erdoğan kadar bile olamayanları görünce R. Tayyip Erdoğan’ı anlıyor insan. Sürüler psikolojisine kapılmış, bir demokrasi havariliğiyle “Özgürlük”lerden dem vurmanın adı budur sanırım. Zaten onlarla da bunlar yapılır. Beklenende budur..

EMEĞİNDE AŞKINDA YARISI KADINDIR
Kadını özgürleştireceğini sanan “Şekilcilik”le ve “Simge”lerle dolu görüngülerle (tabii bir de ‘kadını takip et’ kuralı vardır, ancak bu erkek egemen bakış bize yakışmaz) siyasetin en ama en evrensel değeri neyse onu yerine getirdiğini düşünen oysa aslında bu (tür) siyasetin de evrensel kuralıdır. Görevini yerine getirir ki, konu laiklikle / Kürtlükle sınırlı olsa iş kolay alıştığımız ve yabancısı olmadığımız bir konu. Ama işin içine “DİN” girdiğinde gevezeliğinden ödün vermeyenler korkularından olsa gerek susmayı yeğlerler. İşin içinde biraz da mevki, kariyer, para da varsa söz konusu bile olamaz bu. Tıpkı TV kanalarının son gözdesi olan “Desti izdivaç” programlarının, başı açık ve evlenme meraklısı, yaşı geçkin gezmeye meraklı kadıncıkların çağdaşlığını da bir yere kadar elden bırakmayan ama 8 trilyonluk kocayı duyunca artık bir saatten sonra “Örtünmemin zamanı geldi, mümkünse Hac’a gidebilirim sizinle" diyenleri anımsatıyor şu yaşananlar. İşte bütün kapitalist âlemde olduğu gibi, bizim memlekette de paranın yönünü takip ettiğimizi de göz önüne alırsak ve her daim benimseyin – benimsemeyin her defasında sistemin ve o büyük sermayenin ve onun o kademedeki siyasi işbirlikçilerine, uşaklarına, yakın korumalarına, tetikçilerine (bade bıyıklı kodaman devlet yöneticilerine) ulaşırsınız.

İşçilere, emekçilere kimseden hayır yok, bunu anlamamız gerekli en azından bu sistemde. AKP, sermayenin partisi, afişleri Avrupalarda hazırlanan, BOP’un eş zamanlı “Ilımlı” partisi. Kendisi gibi düşünmeyene özgürlük tanıyacağı da yok. Kendi gibi “İbadet etmeyen”lerede “İnanç” hakkı ve “Saygı”sı yok. Kaldı ki bunu 800 yıl önce kanıtladılar. Referansları güçlü. Birincisi Camel (Deve) Savaşı, ikincisi de bir çoğunluğu kendini İslam Dini’ni yadsımadan bu dinin içinde buldu ama bir mezhepten geliyordu, öylesine iktidar hırsı bürümüştüki gözlerini, “Kerbela'da 'Ehl-i Beyt' soyundan Peygamer'in torunu olan İmam Hüseyin'i ve 72 yandaşını katlederek" gösterdiler. Bunun anlamı kim olursa olsun kendi iktidarı ve çıkarı söz konusu olduğu sürece Peygamber'in ailesi (evlatları) olsa bile gözdağı verilecekti.

Öyle yüzsüzleştilerdi ki Fetullah kliği İmam Hüseyin'in adaletli ve haksızlıklara karşı baş kaldırdığını da bildiğinden: "Biz İmam Hasan'ın yolunu benimsiyoruz ama İmam Hüseyin'in yolunu benimsemiyoruz" diyordu yıllar önce. Örneğin kendine ait oluşturulmuş web sayfalarında Yezid'i vb.lerini salya sümük gözyaşlarıyla aklamaya çalışıyorlar tıpkı akPartileri gibi. İlk adını onlar koydular kendi mezheplerinin ve taraflarını seçtiler zenginler sofrasında. Ellerine aldıkları mızrakların uçlarına Kur’an yapraklarını takarak savaşa gittiler, karşısındakiler elini bile kaldırmadı ve öldürüldüler. Sonra da biz bunu Peygamberimiz ve dinimiz için yaptık dediler. Tarih bu anlatılarla dolu. Sayfalar daha dolacağa benziyor. Kuşkusuz birde laikçiler var. Ancak onlardan da hayır yok.

SİSTEMİN ALTI ya da ÜSTÜ OLABİLMEK
Son söz: Türban iptali duyulur duyulmaz ne diyordu NTV’de Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu: “Savaş başlamıştır…” Yine onlar belirlediler ve adını koydular. Siyasi ve toplumsal kavgalarda “kader, kısmet, alın yazısı” ve mücadelenin kendisi tayin ediyor, ideolojik, politik, örgütsel gücü ve bağımsızlığı olan kazanıyor. Yani hâlihazırda ilk önce Mustafa Karaalioğlu gibilerin ve tabii ki bizim gibilerin işi zor görünüyor. Belki inanmayacaksanız ama bu memleketi işçi sınıfı kurtaracaktır. Özgürlükte onlarla gelecek.

Bu yüzden kuşkusuz bu yolda demokrasi ve laiklik mücadelesi şarttır, ama öyle dandik demokrasiye ve naylon laikliğe “Sahip çıkmak” veya fit olmak için değil, kendi usulünce bir demokrasiyi ve laikliği kurmak amacıyla. Üstelik kimsenin yedeğine takılmadan, kazanılması gerekenleri kazanarak, tüm ezilenleri ve yoksulları peşinden sürükleyerek, topluma önderlik ederek. Din’e indirgemeyerek. Hem de öyle ekmek parası için değil, fırına el koymak amacıyla.

Bu yüzden ya sistemin altındasınızdır ya da üstünde! Ne demiştik daha önce: “Bu sistemin her dediğine inanmayın” ve “Mücadeleyi bırakmayın” ve ne diyordu Nazım: “Burjuvazi bizi kavgaya davet etti. Davetleri kabulümüzdür!”

6 Haziran 2008 Cuma

Che "Öteki Yüreğimiz.."

CHE’NİN KIZI: UTANIYORUM! BABAM ‘TİCARİ MAL’ OLDU

Devrimci efsanevi lider Ernesto Che Guevara’nın tişörtlerde, şapkalarda ve benzer eşyalarda ticari bir tema haline getirilmesi ailesini rahatsız etti. Devrimci mücadelesiyle hâlâ ideolojik bir sembol olarak yaşamaya devam eden Che’nin kızı Aleida Guevara, babasının bir marka haline getirilmesinden rahatsız olduğunu söyledi. Guevara, babasının fotoğrafının ticari amaçlarla kullanılmasının, bazı ülkelerde zengin ve fakir arasındaki gerginliği daha da artırdığını belirterek “Kapitalizmi yıkmak için ölümüne savaşan bir adam İngiliz votkası, Fransız şarabı, İsveç telefonu satışında kullanılmamalı. Para değil saygı bekliyoruz” dedi.

LATİN AMERİKA DEVRİMİ’NİN SEMBOLÜ

Küba gerillalarının lideri olduktan sonra ‘Che’ lakabını alan Ernesto Guevara, Arjantin’de soylu bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Tıp okurken Latin Amerika’yı dolaştı. Fidel Castro’nun 1959’da diktatör Batista’yı devirmesine yardım etti. Diğer ülkelerdeki devrimci hareketlere katılmak üzere 1965’te Küba’dan ayrıldı. Bolivya’da bir devrim başlatmak isterken 1967’de yakalanarak kurşuna dizildi. CHE “ÖTEKİ YÜREĞİMİZ!. .”

Kapitalizm halen Che Guevara’yla uğraşmaya devam ediyor. O kadar aymaz ki burjuvazi, Che’yi metalaştırarak üzerinden para kazanma gayretinde. Bu kadar düşkün bu kadar çukurlaşmış bir sınıf burjuva sınıfı. Oysa bugün en yakın arkadaşları bile, artık "La Revoluction"a yer olmayan bir hayatın rahatsızlığına gömülmüş yaşlanırlarken, o hiç değişmeden varlığını sürdürmektedir. Bu yüzden Che, insanlar onun ölümsüz olmasını istedikleri için, bir zamanlar yaşayan ve insanları peşinden sürükleyen Yeni İnsan'ın tek örneği olarak ölümsüzüdür. Dünyada ki, birçok örgüt O'nu bu gün bile bayrak etmeye ve bu yolu sürdürmek için tıpkı Vallegrande'de geriye bir kamu telefon binasının kerpiç duvarına kazınmış, İspanyolca yazılmış şu sözcüklerde ki gibi şunu haykırıyor: Che Yaşıyor, Asla İstemedikleri kadar!

İçinde her daim bir parça Che taşıyan herkese, size, bize ve bütün o güzel değerlere..