30 Nisan 2008 Çarşamba

“İşçi sınıfı ya devrimcidir yâ da hiçbir şey!”

Terörün mucidi gerçek anlamda kimdir acaba? 1 Mayıs kutlamaları üzerine sendika ve iktidarın yetkili ağızları konuşunca bu soru akla geliyor. Silahları icat edip, haksız savaşları meşru gösterenler mi? Öyle ki, görende sanır “İşçi sınıfı” yağmacı, soyguncu, terörün savunucusu konumunda. Şu TV’lerde boy gösterip görsel medya da boz veren İstanbul Valisini görünce işin aslını görüyorsunuz. “Orantılı güç kullanalı çaktır” sözünün mucidi orantısız zeka yoksunu Vali ve AKP gibi gericilerin, kendine Müslümanlıkları, bütün düzeysizlikleri meşru göstermek için elinden geleni ardına koymayanlar için uygun sözcük sanırım Elestirel Günlük’te 1 Mayıs Önlemleri başlıklı yazıda yorum yapan Haydar Eren’in “Kravatlı Bölücüler” sözü bu tanıma uygundur sanırım. Daha dün AKP'nin kapatılmasına karşı "Demokrasi" şövalyeliliğine soyunan "Türban’a özgürlük" diye bangır bangır bağıran liberal solcularımızın kulluklarına küpe olsun, şu şehirlerin gerçek sahibi olan "İşçi sınıfına" ayaktakımı diye hitap eden RTE'nin yasakçı ve yüzsüzleşen sesi. Özetle Valinin tavrı ve duruşu AKP iktidarının "Özgürlük" ve "Demokrasi" anlayışının resmidir.

29 Nisan 2008 Salı

Bırak Bu "Burjuva" Ayaklarını..

“Latin Amerika'nın Kesik Damarları” isimli kitaptan. Orada şu anlatıyor: Kristof Kolomb, İspanyol ve Portekiz krallığına diyor ki: Bana 3 tane gemi, 500 tane adam bulun. 3 gemi ve 500 adam bulunuyor ve Kolomb Portekiz krallığının merdivenlerine çıkıp 500 adama bakıyor.

Bakıyor ki 500 tane korkak ve isteksiz adam var. Portekiz kraliçesinin kulağına eğiliyor ve diyor ki: “Bana 500 tane korkak ve isteksiz adam getireceğinize doğru dürüst bir katil getirin.”

Portekiz ve İspanyol Krallığı Avrupa'da ne kadar yankesici, puşt, pezevenk ve katil varsa onları buluyor ve yola çıkıyorlar. O katiller Amerikan kıyılarına dayanıyor. Kolomb’un asıl dileği Güney Hindistan’a gidip altın bulmak.

Oysa Güney Hindistan’a gideceğine Amerika kıyılarına dayanıyor. Maya İmparatoru Adalalalpa Kristof Kolomb’u atın üstünde görünce Tanrı sanıyor. Çünkü Amerika’ya at ilk kez o zaman gidiyor.

İmparator Kolomb’un önünde eğiliyor. Tanrı olarak gördüğü Kolomb’un adamları İmparator’un kafasını boynundan kesiyorlar.

Şimdi diyeceksiniz ki ne alakası var? Evet, var. Hem de çoook. 1977–1 Mayıs’ından tutunda Türkiye’de gelişmiş bütün provokatörlükler, siyasi krizler, darbe ve cuntalar Amerikan emperyalizminin himayesinde gerçekleştirilmiştir. Ve Türkiye gibi ülkeler Amerikan’ın bazen arka bahçeleri, bazen en sadık müttefikleri, bazen de çöplükleri. Bütün bunlar yıllardır oligarşinin Türkiye’de nerede ve nerelerde palazlandığının birer göstergesi ve “tarihin en hızlı istikrarlı işbirlikçisi” AKP’nin yukarıda anekdotla da verdiğim Amerika’ya nasıl baktığının bir resmi, yani madalyonun diğer tarafıdır. Bugünse Taksim’de 1 Mayıs kutlamalarının yapılmasına tepki gösteren ve “Ayakların başı yönettiği yerde kıyamet kopar” konuşmasıyla işçilerin tepkisini alan Tayyip Erdoğan’ın bir zamanlar İstanbul İl Başkanlığı görevini yürütürken grev yapan işçilere “grev gözcüsü” gömleği giyerek destek veren görüntülerini görünce "yüzsüzleşmenin” boyutunu görüyorsunuz. Ve Amerikan emperyalizminin sayesinde (Araplar da dâhil) belirli bir zümrenin bir ülkeyi yönetmesiyle ortaya çıkan yönetim biçiminin en güzel örneğini de.

Şehrin Sahipleri Taksim'de

Nasıl bir emekçi istiyorlar? Sabah kalksın, namazını kılsın, işine gitsin. Çalışsın, çalışsın, çalışsın... Sonra akşam namazını kılsın; televizyonda ilahi konseri, dini sohbet programı izlesin yatsın, sabah kalksın, namazını kılsın, işine gitsin, çalışsın, çalışsın, çalışsın... Hafta sonu olunca, çoluk çombalak şehir merkezine insin, belediyesinin aldığı lalelere baksın, baksın, baksın. Evine dönsün, futbol maçını izlesin, namazını kılsın, sabah kalksın, çalışsın, çalışsın, çalışsın...

Ebelek Gübelek Padişah
Padişahı kendi parasıyla gazete filan alınca, kıdem tazminatlarını kuşa döndürmeye karar verince, "geberinceye kadar çalışılacak" yasası çıkarınca, "parası olmayan ölür gider, kalan sağlar bizimdir" şiarını yükseltince alkış tutsun: "padişahımız çok yaşa!" Padişahtan şüphe edenlerin "kabir azabı" çekeceğine inansın, üç karısı olan adamların "dinen nasıl giyinmek makbuldür?" konfeksiyonundan giyinsin, "faiz yemiyoruz, sizin paranızı yiyoruz" ekonomik ağına dâhil olsun, minnacık kız çocuklarının etek boylarına kafayı takan psikopat din hocalarından nasıl yaşayacağını öğrensin, aç kalırsa ezberlediği dua karşılığı ekmek yardımından uslu uslu yararlansın ve "siz kokmuş ayaklarsınız" denince de ebelek gübelek, dili dışarıda yine alkış tutsun: "padişahım çok yaşa!"

Modifiye İnsan
İstedikleri gibi 'modifiye' edemedikleri emekçileri, yoksulları şehirlerin dışına gönderiyorlar. Güzel de bir isim buldular buna: 'kentsel dönüşüm projesi' insanları şehirlerin dışına gönderip şehir merkezlerine lalelerini dikiyorlar. Bol bol lale dikiyorlar. Yoksulları gönderip yoksulların paralarıyla aldıkları laleleri dikiyorlar. Bu, daha çok yakışıyor padişahlarının gül yüzüne, 'güzel ahlakına'.

Onlar, 1 Mayıs 1977'de şehir merkezinden silahla külahla kovalanan şehrin asıl sahiplerini kovalamaya devam ediyorlar. Badem bıyıkları, 'güzel ahlakları', meclis'te linç partileri düzenleyen, meydanlarda yoksulları, vurulmuş askerlerin annelerini azarlayan siyasi kültürleriyle o gelenekten geliyorlar. Hayatını emeğiyle kazanan insanları, insanca yaşamak, soru sormak, haklarını savunmak, özgür düşünmek, kendisi gibi olmak isteyen insanları kovalayıp duruyorlar. Hep onların peşindeler. Bellerine 'sünnet' diye taktıkları çakılarıyla ve sakız gibi çiğnedikleri hadisleriyle hep onların peşindeler. Kendilerine benzeyen bir insan tipi imal ettiler, 'bozuk imalatların', 'imalat standartlarına' uygun olmayan, adam gibi adamların peşindeler. Onların kokusunun padişaha 'ayak kokusu' gibi gelmesinin nedeni bu; onlar 'imalat standartlarına uygun' değiller.

Şehrin Belleği
Şehrin bir belleği var oysa. Şehrin merkezine dair bir bellek. Kalabalıkların şehrin merkezine diktiği bayrağı 1977'de kanlı bir katliamla oradan çıkarmaya çalışanların murisleri, şimdi orayı boş bırakmaya çalışıyorlar. O belleği boşaltmaya çalışıyorlar. Şehrin asıl sahipleri gelip o merkez noktaya yeniden bayraklarını dikmesin diye... Şehrin asıl sahipleri şehri padişahtan kurtarmasın diye... Bu, 'kapatma davasına' filan benzemez. Bu, yoksulların 'kapatma kararı'; Avrupa’da dolaşıp yalan dolanla destek dilenciliği yaparak savuşturulamaz.

Emeğin Hukuku
1 Mayıs’ta o bayrak oraya yeniden dikilecek. Nasıl padişah bu memleketin hukukunu hiçe sayıp daha çok zenginleşmek için kendi hukukunu yaratıyorsa şehrin emekçileri de ekmeklerini onurlu yiyebilmek için kendi hukuklarını yaratıp oraya, Taksim'e yürüyecekler. O zaman göreceğiz işte bu padişah kimden yana. Yoksuldan mı, zenginden mi? İnsandan mı yoksa 'tebaadan' mı?

Ezilenden mi yoksa zalim muktedirden mi? Demokrasiden mi, kendinden mi? Hayatını emeğiyle kazananlar ve özgür insanlar olmak isteyenler bu sorunun cevabını vermek için 1 Mayıs’ta orada olacaklar. Çünkü şehrin asıl sahibi onlar. Onlar şehri geri alacaklar!

19 Nisan 2008 Cumartesi

Bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdır!

Kürt ve Türk emekçilerinin, kadının, gençliğin, öğrenci gençliği tam da dinamizmi ve ütopyası gereği yeniden "boynundan büyük işlere kalkışmaya" yani "halkın kurtuluşu" ve "bağımsızlığı" için davranış ve eylemlerine emdirilmiş ideolojik bilinç ve hedefle siyaset yapmaya, rejimin okul, üniversitedeki kantin, kütüphane ve yurtları toplumsallaşmanın, siyasallaşmanın mekanları olmaktan çıkartmasına karşı mücadele etmeye; benliğe odaklanmış bireyciliği reddederek çok yönlü güçlü bireyin yaratılması için kavgaya Kürt ve Türk gençliğiyle görev başına koşma ayı olsun 2008 - 1 Mayıs!

Ve bunları ancak hatalarının esiri olmadan kendini pratiği üzerinde yenileyen, sorgulayan gençlerin başarabileceğine inan bir yıl olsun!
Yaşasın "devrimci" 1 Mayıs!

Kışkırtıcı alan sahibi

Dünyaca Ünlü Muhalif Noam Chomsky AKP Davası ve Türban Hakkındaki Görüşleri

"AKP Kapatma Davası" uzun süre daha Türkiye’nin gündeminde olacağa benziyor. Bundan dolayı olsa gerek kimse boş durmuyor. Odatv.com adına Cüneyt Özdemir ve ekibi, bu konuyu dışarıdan bir göze, dünyaca ünlü muhalif düşünür Noam Chomsky’e sormayı tercih etmişler. Doğrusu da coğrafyası da bu. Bizim aydınlarımız düşünemiyor. Bizce de Türkiye'nin en gerici sınıfı bugünün Türk aydınlarıdır. Coğrafi yapıyı bile bilmiyorlar. Türkiye’nin siyasi gündemiyle yakından ilgilenen Chomsky’de, Türkiye ile ilgili görüşlerini onlara açıklamış. İşte, farklı bir gözden, daha da önemlisi muhalif bir düşünürün gözünden bir Türkiye portresi… Okuyalım!

AKP’nin kapatılmasıyla ilgili şunu demiş Bay Chomsky: Bence çok kaba ve uygun değil. Ben Türkiye’de 2 kez bulundum. Özellikle 2002 yılının başlarında insan hakları üzerine göze çarpan atılımlar gerçekleştirildi. Sonraki yıllarda da o zaman ki kadar olmasa da yavaş bir ilerleme yine de vardı. Son bir iki senedir ise bu durum gerilemeye başladı ne yazık ki. (AKP'nin kapatılması kaba ama yavaş yavaşta olsa ilerleyen bir açılımın gerilemesi kaba olmuyor???) Bunu çok talihsiz bir durum olarak değerlendiriyorum.

Sonra “Demokrasi” ve “Laiklik” üzerine Bay Chomsky devam etmiş: Bana sorarsanız, benim kendi görüşüm hükümetin laik olmasından yana. Ama dine bağlılığını gösterenleri de yargılamamalılar. Bence Amerika’nın bu konuda doğru bir duruşu var. Mesela diyelim ki, genç Müslüman bir kadın MİT’te başörtüsünü (adamın aklına başka kamu kuruluşu değilde direkt MİT geliyor???) giymek isterse kimse buna karışmaz. Çünkü laik topluluktur ve bu da doğru bir yaklaşımdır. Bu durumun Türkiye’de burada olduğundan daha hassas olduğunu anlıyorum ama yinede katılmıyorum. Mesela bu konuda Fransızların kanunlarına da katılmıyorum. Bence Fransa’nın getirdiği belli kısıtlamalar uygunsuz, insanlar seçme hakkına sahip olmalı.

“Başörtüsü” tartışması üzerine de Chomsky: Burası (Amerika’yı kastediyor) ve Türkiye arasında fark var. Türkiye’de bu durum gerçekten çok daha hassas bir konu. Laik düşünceye sahip insanlar dini inançların sergilenmesine karşı olabilir, ama ben yine de bu yaklaşıma katılmıyorum. Bence nüfusun büyük çoğunluğunun İslamcı geleneklerden oluştuğu düşüncesi kabul edilirse, ülke daha özgür ve sağlıklı olur. (Neden yıkıp yeniden inşaa edemedikleri belli oldu.)

Bütün Fikirleriyle Gerçeğin Dışında
Küresel sistemin efendileri, kurucu olamayan sözde yıkıcılar besliyor ve kışkırtıyorlar Bay Chomsky gibi yakın çağ ideologlarını. Söylediği çoğu şey Türkiye’ye özgü gibi görünse de bir kişi bile aksini düşünüyorsa uygun değildir. Sistemin ihtiyacı, muhalif güçleri devrim yapacak kuruculardan uzak tutmak ve başıbozuk yıkıcılık, her zaman sistemin sigortası olmasını sağlamaktır. Sistem, yıkılmazlığını onlar aracılığıyla gösterir. Onların tarihsel rolleri, sistemin toplum üzerindeki otoritesini pekiştirmektedir.

Sistemin sahipleri, eğer kendilerine “meydan okuyan” sözde yıkıcılar yoksa onları yaratmak zorundadırlar. Her sistem muhalifini yaratırken karşıtını de yaratmaktadır. Çünkü bu o sistemin ayakta kalma dinamiğidir. Her sistem, devrimci kurucuların önlerini kesmek için, kendi düşünürlerini belki ilk etapta böyle düşünmemiş olmamasına rağmen, sonradan da üretmiştir. Siteme zaptiye kadar, “sivil itaatsizlikler” de gerekir demiştir. Örneğin 1980’lden sonra Eric Fromm’ların piyasaya salınması ve ÖDP gibi oluşumların söylediklerimize komşu örgütler olarak kurdurulması boşuna değildir.

Hiçbir doktrin, hayatın dışında kalamaz ve kalmamıştır. Bay Chomsky anarşist fenomenden beslenmektedir ve bu Anarşizm’i hayatın içine çeken, hayatını kaybetmekte olan sistemin, ölüme giden hakim sınıfıdır. Anarşizm, bütün fikirleriyle gerçeğin dışında dururken, kendisine verilen işlevle kollarından tutulup gerçeğin içine çekilir. Onun aşırı kendiliğindenciliği, sistem sahibinin aleti işlevinde hayat bulur. Bu yüzden Bay Chomsky, karşıtı olduğu “şeylerle” tezat halindedir. Bundan dolayıdır ki, Ezilen Dünya’da, bağımsız devletlerin tasfiyesi için, her türlü bölünme etkeni harekete geçirilmektedir, toplum büyük bir kaosun / keşmekeşliğin içine itilmektedir. Ve onun türevlerinden olan “sivil itaatsizlik” bu amaçla kullanılıyor, kullanılmaktadır. Bu bir kuluçka sürecidir.

Uzağa gitmeye gerek yoktur bunun için. Örneğin bu kuluçka döneminin süresi, döneğe göre değişir (hatırlayalım, bende TC’yi kastetmekteyim): Cengiz Çandar, Taner Akçam, Oral Çalışlar ve Hadi Uluengin gibiler, hemen atlatmışlardı, ve tek istikrarlı yürüyüşleri bu yolda olmuştu. Bu yüzden pekte bir şey değişmedi. Hem liberal, hem itaatsiz, hem muhalif ve milliyetçi hem de burjuva. Gerektiğinde laik, gerektiğinde İslami değer, olmadı devrimci. Onlar o dönem, dönek oldukları gün yumurtalarından çıkmışlardı. Vicdanlarını, çöp sepetini döker gibi bir çırpıda boşaltmışlardı. Şimdi yine Avrupa’yı bir kez daha hatırladık Bay Chomsky sayesinde. Ne diyelim. Hayırlı olsun.

15 Nisan 2008 Salı

Para - Para - Para

İsmet İnönü, Atatürk'ün Fotoğrafını Paradan Neden Çıkardı?

Efendim bir tarihçimiz bile çıkıp, "Atatürk'ün fotoğraflarının paradan çıkarılmasını ilk kez bir Başbakan telaffuz etti" dedi. Demek ki bu konuda tarihçilerimizin bile pek bilgisi yok.

Evet, ünlü tarihçimizin dediği Recep Tayyip Erdoğan'ın, "CHP paradan Atatürk'ün resmini kaldırmıştı" sözü. Doğrudur. Milli Şef İsmet İnönü Türk parasından Atatürk'ün fotoğrafını çıkarmıştır.

Peki:
Atatürk'e kızdığı için mi; hayır!
Atatürk'ü sevmediği için mi; hayır!
Atatürk'ü unutturmak için mi; hayır!

Meselenin özü şudur: Demokrat Parti 1950 yılında iktidara gelene kadar, bu topraklarda Atatürk büyük bir liderdi; kurtarıcıydı ama ölümlü bir faniydi. Yani henüz kült olmamıştı. Demokrat Parti, "Milli Şef" İsmet İnönü'ye karşı mücadelesinde askeri/devleti yanına almak için Atatürk'ü kültleştirdi. Her yere heykellerini yaptırdı. Atatürk'ü koruma kanunları vs. çıkardı. Yani DP'nin tüm hesabı İnönü'ye karşı, Atatürk kartını oynamaktı. Ve bu nedenle de -tarihçimiz sanırım pek hatırlamıyor- her fırsatta "İsmet İnönü paradan Atatürk'ün fotoğrafını çıkardı" propagandasını yaptı.

Şimdi bunu 2008 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yapıyor. Erdoğan ile Menderes-Bayar ikilisinin pek farkı yok bu konuda. İki grup ta kendilerini Atatürkçü göstermek istiyor.

Sonsöz: İsmet İnönü ile Atatürk'ün kişilikleri, yaşam biçimleri farklıydı; biri reformcu diğeri de “burjuva” devrimcisiydi. Ama özünde ikisi de aynı ideolojiye inanıyorlardı; bu konuda aralarında hiçbir fark yoktu...

Sözün özü, Erdoğan ne yazık ki hiç vazgeçmediği polemiklerden birini daha gündeme sokuverdi!.. Ve ne yazık ki Türkiye bu incir çekirdeğini doldurmayacak tartışmalarla zaman kaybetmeyi sürdürüyor…

14 Nisan 2008 Pazartesi

Gerçeküstücülüğün kökenleri, tarihin bağımsızlığı

Ellerimizde molotof kokteylleri ve uzun boş bir alanda karşımızda duracaktır belki bir panzer. Direnişin panzehiri şekline bürünmüş bütün sokaklarda. Attacağımız dört molotof kokteyli, ıska geçecektir belki kolluk kuvvetlerini. İnisiyatifi kim takar şuan ellerimizde şiirimsi bildiriler dururken. Hepimiz o sıra bir bulutun altında olacağız. Sonrasıysa yerden kaldırdığımız taşlar olacak. Gerisi şimdilik yok! Dünyanın bütün endişelerini yerle bir edince aynı ritimdeki ses tonları, avazı çıktığı kadar bağırınca polis telsizleri, bayraklarımız ayrım gözetmeksizin aymazların yüzlerine çarpacak. Gidişi dönüşü bir yel kovan hep aynı saatte çağıracak bizleri, koşulların düzensizliğine. İdeolojisizlikler o sıra dönüşücek hızlı bir hınzırlıkla ideolojiye. DÜZENSİZLİKLER'DÜZENE!.. Bu yazının öznesi – nesnesi yerin bağımsızlığı. Mülkiyetlerin gerçek sahibi, takvimlerin yaprakları, gündönümlerinin paslanmaz devrimci sokakları ((( hoş geldiniz! )))

Gidip elbette bir uzağa sığınacağız! Gerekirse bir dağa, bir hücre evine, bir sokağın en tenha yerine.. Gerekirse açık - açık, göğüs göğüse bir cephede.. Bir geri, iki ileri.. Bütün haklı savaşların doğası. Devrim'in en mübah yerinde. Dervişlerin gemisinde, dümenin yanıbaşında. Bu yüzden Samsun-Ankara "Ne Amerika Ne Avrupa Tam Bağımsız Türkiye" yürüyüşümüz, 2002 yılını göstermektedir. Anti-emperyalist mücadeleyi yükseltmek ve bu mücadeleyi hâkim kılmak için yollarda yürüdüğümüz topraklar ve harita boyunca geçmemiz gereken güzergahlarda devletlerin eli silahlı bir grubu "polislerin" faşistlerce "bizlere" saldırırlar düzenleneceği söylevleri arasında yürüyüş 750 kişilik sayıyı artırmış, sayı doğası gereği artmış, 1000'e yükseltilmiş(tir). Düşünsenize bir, söylevlerinize karşı olanlar, söylevlerinizi şimdi yeni - yeni tekrarlıyorlar tıpkı birer nakarat gibi..

13 Nisan 2008 Pazar

Yasak bir poster

Nâzım’ın o dönemde yayımlanan tüm şiirlerini okumuştu. İbo, çok iyi bir okuyucuydu. Varlık, Papirüs, Soyut, Türk Dili gibi edebiyat dergilerini sürekli okuyordu. Bir ara Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini incelemeye çalıştı. Dilde, halkın anlayabileceği bir arındırmadan yanaydı. Şiirde ‘İkinci Yeni’ akımına karşıydı ama... Cemal Süreya’yı seviyordu. Nâzım, Ahmed Arif, Enver Gökçe çizgisini savunuyordu. Yazdığı şiirler bu çizginin etkisi altındaydı.

Dünya edebiyatı içinde en çok Rus romanlarına eğilim duyuyordu. Ekim Devrimi’ni, insanlığın gelmiş geçmiş en anlamlı, en büyük devrimi olarak değerlendirmesine rağmen, bu devrimin, Gorki ve Mayakovski hariç, kendi çapına layık edebiyatçılarını çıkaramadığını söylüyordu. Devrim öncesi yazarlardan en çok Tolstoy’u seviyordu.Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin derin etkisi altındaydı. Lu Sun’u ve diğer Çin yazarlarını merak ediyordu. Cağaloğlu’nda dolaşıp duruyordu.


İBRAHİM KAYPAKKAYA
VE SİLAHLI MÜCADELE / SİLAHLI DEVRİM

Her devrimin en temel sorunu, siyasi iktidar sorunu, siyasi egemenliğin ele geçirilmesi sorunudur. Egemenliği elinde bulunduran hiçbir gerici sınıf, gönüllü olarak egemenliğini başka sınıflara bırakmamıştır ve bırakmayacaktır. Toplumsal gelişmenin önünde engel olan gerici sınıf ancak zora dayanarak; öncelikle karşı-devrimci şiddet araçlarıyla örgütlediği ve ayakta tuttuğu egemenliği, emekçi yığınların devrimci şiddeti ile parçalanarak, egemen sınıf konumundan uzaklaştırılabilir. Bu, sınıf savaşımlarının tarihi tarafından binlerce kez kanıtlanan gerçek, KK-T gibi faşist diktatörlüğün olduğu ülkelerde, devrimci savaşıma atılan her sınıfın, örgütün başından hesaba katması gereken bir olgudur. İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, sınıf savaşımının bu dersini her zaman çıkış noktası olarak ele almış, hem bir yandan şiddete dayalı devrimi, silahlı mücadeleyi reddeden pasifistlere karşı, hem de yığınların silahlı mücadelesinin yerine ve onların adına küçük öncü grupların devlete karşı silahlı mücadelesini savunan fokocu teorilere (bu konuda kendi bazı yanlışlıklarına rağmen) karşı, şiddete dayalı devrimi ve halk yığınlarının silahlı devrim savaşımını savunmuştur.

“Devrimci ahlâk, istikrar ve ilke namına zerre kadar bir şey tanıdıkları yok. Bu revizyonist hainler, bizzat eylemleri yerin dibine batırdıktan sonra şimdi de «bazı ihtiyaçları karşılamak için bu tür eylemlerin yapılabileceği»ni kabul etmiş gözüküyorlar. Bu konuda artık doğru düşünmeye başladıkları için mi? Hayır (çünkü o takdirde, «Yaşasın İhtilalci Kitle Çizgisi» denilen paçavrayı yakmaları gerekirdi!) Sadece eleştiri oklarından pek nazik vücutlarını korumak için! Üstelik şehirlerde gerilla faaliyetinin anlamını ve önemini yine de kavrayamamışlardır. Belirttiğimiz gibi, şehirlerde gerilla eylemlerinin amacı, bazı ihtiyaçları karşılamaktan da ibaret değildir. Şehirlerde girişilecek gerilla faaliyeti, köylük bölgelerdeki mücadeleye destek olarak, gerici saldırılara karşı aktif savunma vasıtası olarak ve kuvvet biriktirme vasıtalarından biri olarak önem taşır. Revizyonist baylar, meselenin özünü yine de kavrayamamışlardır.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, “15. Şafak Revizyonistleri Silahlı Mücadeleyi Kuşa Çeviriyor”, sf. 370–378)


Türkiye 'devrimci' siyasi önderleri arasında bir şekilde Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve diğer devrimcilerin resimlerini bir şekilde bulabilirsiniz. Ama Kaypakkaya'nın resimlerini bulamazsınız, çünkü yasaklıdır. Ve gölgeler altındadır. Fakat o da dalgalanacağı günü bekliyor bu topraklar üzerinde. Tıpkı diğerleri gibi. Çünkü bunu hak ediyor!

12 Nisan 2008 Cumartesi

Ernesto'ya bin selam!

Ernesto Che Guevara de la Serna Bütün İsyanlarıyla Geri Döndü

Desenler: 1926–1927–1928 / 1959 [....]
Şeker kamışı, mısır ve bir puro
Neredeydi Guerillerolar?

Meksika güneydoğu dağlarında bir yer
Gecenin içinde ilerleyen Latin Amerika
Bir kadın (...) gerilla..

“Uçaklar yaklaşıyor, uzaklaşıyor tekrar yaklaşıyor..

—Lambayı kapamam gerek ‘hoş çakalın...’
Hepinize bir çiçek yolluyorum
Bizi unutmayın!”

Bere ve yeni jenerasyon maskenin içinde herkes
Marcos! Ve hiç kimse o değil!
Tanklara, askere ve işgale rağmen
‘gerçeğin sesi sokaklarda...’

Bir usta Fidel
Şiirsel bir ülkenin ta içinde

Müzik ve gerilla
Gerilla ve çocuklar
Gecenin içinde
‘erkekler ve kızlar..’
Adımları gecelerde kaybolanlar..

Nöbet ve dinlenme anı
Gerillaların gözleri
Bir jenerasyon daha
Eski ve adı olmayanlar
Bir de zapatistin gözleri
Ernesto “Che” Guevara de la Serna
Bütün isyanlarıyla geri geldi
Zaten o hiçbir yere gitmemişti ki!

  • En yakın arkadaşları bile, artık “La Revoluction”a yer olmayan bir hayatın rahatsızlığına gömülmüş yaşlanırlarken, o hiç değişmeden varlığını sürdürmektedir. Bu yüzden Che, insanlar onun ölümsüz olmasını istedikleri için, bir zamanlar yaşayan ve insanları peşinden sürükleyen Yeni İnsan'ın tek örneği olarak ölümsüzüdür. Dünyada ki, birçok örgüt O'nu bu gün bile bayrak etmeye ve bu yolu sürdürmek için tıpkı Vallegrande'de geriye bir kamu telefon binasının kerpiç duvarına kazınmış, İspanyolca yazılmış şu sözcüklerde ki gibi şunu haykırıyor: Che yaşıyor, asla istemedikleri kadar! İçinde her daim bir parça Che taşıyan herkese, size, bize ve bütün o güzel değerlere.. / Rostiam, Halkın Günlüğü

9 Nisan 2008 Çarşamba

Vedat Demircioğlu

"Birilerine satılmazsanız, arkanıza siyonist ve emperyalistleri almazsanız katilinizi bile bulmazlar, elinizde sadece onurunuz kalır ki o da satılmışlarda bulunmayan bir büyük meziyettir."

"Bağımsızlık" mücadelesinde, ilk yitirilenlerdendir o!

8 Nisan 2008 Salı

Bir gazetecinin iftira kampanyaları

Aydın-gazeteci-yazar-çizer diye başımızın hemen üstünde duruyorlar. Ağızlarından ne bir tek işgal sözcüğü duyarsınız ne de emperyalizm cümlesini. Bunlar hem muhafazakârdırlar hem de aydınlanmacıdırlar. Ama Amerikan aydınlanmacılığını savunurlar. Müslüman’dırlar sıkarken Avrupalı ve Amerikan emperyalistlerin ellerini ama kendi yurduna düşman. Öyle ki, halkına kin ve nefretle bakarlar. Sıkıştılar mı takma adlarla karşıtı ne kadar meslektaşı varsa köşelerinden ispiyonlarlar. Sıkılmadan, utanmadan, aymazca. 

Yanda ki resim döneğin devşirilmiş, devşirilmiş döneğin köşk cambazı hali. Şık ve takım elbiseli mazlum rolünde, yılın gazetecisi olma gayreti içerisinde sureti karakalem. Yılın gazetecisi olmak için, değerlerin üstünü çizen, gizli bir dokunulmazlığın altında "muhbir", "ajan", "iftira" şampiyonu. Aydınlıkçıların tabiriyle.. Taha Kıvanç nam-ı diğer Fehmi Koru "şifreli" yazılar için "majestelerinin ajanı"na öykünen bir surat...

5 Nisan 2008 Cumartesi

550 tane zırhlı adam

“550 kişinin, liderleri tarafından sıkı bir biçimde örgütlendiklerinde ve iyice eğitilerek, bir de “dokunulmazlıkla” donatıldıklarında, koskoca bir uygarlığı yağmalayarak nasıl yok ediklerini anlatacağım” diyor Emre Kongar. Yazısının tamamını bilmiyoruz ama iyi ve de hokkalı bir 159. maddeden yargılandığını artık biliyoruz. Suçu “TBMM’ye hakaret”. Tarih 2 Nisan 2001. Uygarlık tarihimiz değişmiyor aynı yörüngelerde sarılıp sarılıp gidiyoruz..

Uygarlık tarihimiz ve…
Kapıları gecenin bir yarısı çalınan, evleri dağıtılan, kitapları, plakları toplatılan “ne dinleyeceklerine karışılan” binlerce derslikte eğitme tabii tutulmamak isterken eğitimini almak istemedikleri kişilerce eğitilen, işkence seslerini duymamışlara da “inatla” ve “ısrarla” dinletilen işkence seslerini duymaları için elinden geleni eksiksiz yerine getirdiler.

Avrupa’dan aldıkları paralarla “anti-komünizm” derneklerini kurdular. Eğitimi şahsen ve bizzat eski bir SS subayı olan Von Papen’i getirerek 1980 tarihinin Ağustos ayında “Ülkücü komando kampları”nda aldılar. Cinayet şebekeleri kurdular. Sonra “kırmızıçizgiler” çektiler, biraz Alevi biraz Suni, biraz Türk biraz Kürt kanı döktüler.

Geçmişin travmasını aşamayacağımızı bildiklerinden olsa gerek, geleceğe düzgün bakamayacağımızı anlayınca da yeni bir formül buldular ve bunu kanıtlamak içinde biraz “kömür” biraz da arkasında “satılamaz” çeyrek altınların yazıldığı “satılabilir bir halk kesimi”nin yanında sadece seçimlere ayarlanmış, her seçim sonrası bloke olan cep telefonlarıyla esir edilmiş Muhtarlar topluluğuyla birlikte bir toplum yarattılar. Adını onlar koydular: “Laikler” ve “Anti-laikler!”

Önce “Cumhuriyet mitingleri”ne gittiler tarihin en kalabalık alan gösterisiyle TV’lerde boy gösterdiler. Sanki "Bayraklar"ı önceden hazırlanmış hissi verse de, büyük bir endişe duyar gibi “Mitingleri” aksatmadan emperyalizmin geçmişinden bugüne kadar anayasası olan “3F formülü”nü günümüz Türkiyesine uyarladılar. Organizasyonunu ve finansmanını Made ın USA patentli alarak bir prodüktörlük şirketi kurdular adını AKP koydular.. Müthiş bir şey olsa gerek USA-AKP ortak yapımı “3F formülü”nde yer aldılar. Deli gibi “Futbol” oynadılar derbi maçları adı altında görkemli sahalarda, oradan çıkıp soluk almadan “Fiesta”lara katıldılar hepsi bol şenlikli geçmiş olacak ki, hızını alamayıp “Festival”ler düzenlediler bol ücretli rekor fiyatlarla.

Devrimciysen gerçeği söyle
Din’i siyasallaştırılmış, demokrasisi zorbalıklara endekslenmiş bir coğrafyada yaşamaya zorunlu kılınan, Din'i siyasete alet edilen ve böylece uygulayan, olmadı Arap İslamiyet’ini kendine referans eden, hiç bir şekilde toleransı olmayan bir demokrasi tanımı yapan: yardakçılığı, otorite yanlılığını, “AKP’ye oy vermeyen qomünisttir” diyerek pofpoflayan bir toplumla Din üzerinden, “Ilımlılaştırılan” bir toplum olduk. Ne kadar devşirme varsa onlarla ağız birliği yapan, kendi yalanlarına inan ve bu uğurda “demokrasi” dersi vererek bütün despotizmler içerisinde, çoğunluğunun (Aziz Nesin’in dediği gibi) aptal olduğu, yüzde onun hain ve birbirini ispiyonladığı, geriye kalanında kendisinin hangi denkleme girdiğini bile bilmediği bir toplum yaratıldı.

Ne yapalım hepimizin kaderi mi diye(meyeceğimiz)bileceğimiz bir oyunun figüranları konumuna getirildik. Dava arkadaşları kediler olan Musa Kart’ında dediği gibi: “Hayatta nerede durursanız durun, neyi nasıl savunursanız savunun, sizi onaylayanlar kadar size karşı koyanlar da olacaktır. Bu işin doğası. Bundan da çok rahatsız olmamak gerekir, önemli olan mücadeleyi bırakmamaktır.”

Mücadeleyi bırakmayın!..

Kızıldere böyle akışın nereye(?)

Kızıldere katliamı, Türkiye devrimci sosyalist hareketinin tarihinde bir dönüm noktası. 12 Mart muhtırası sonrasında devlet şiddeti artarken, Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanı 11 kişi Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idamını engellemeye çalışırken Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kıstırıldılar. Aşağıda o günlerin hikâyesi... İstanbul'da Ulaş Bardakçı'nın öldürülmesi ve Ziya Yılmaz'ın ağır yaralı olarak yakalanması, Orhan Savaşçı ve arkadaşlarının tutuklanması, ardından Koray Doğan'ın öldürülmesi ve Oğuzhan Müftüoğlu'nun da tutuklanması üzerine, tasarlanan birkaç umutsuzca çıkışın ve Ankara'da ya da başka bir büyük kentte barınma olanağının olmadığının görülmesi üzerine asıl örgütlenmeden geriye kalan iki kişi Mahir Çayan ve Ertuğrul Kürkçü, THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile birlikte, THKP-C'nin Doğu Karadeniz'deki kitle çalışmalarından edindiği ilişkiler alanına geçmek üzere yollarda yapılan sıkı aramalardan kurtulabilmek için makarna yüklü bir kamyonun yükleri arasına gizlenerek Fatsa'nın Yapraklı köyünde Ahmet Atasoy'un bir akrabasının evine yerleştirildiler.

Cezaevinden kaçıştan başlayarak yapılması mümkün ve gerekli ilk girişimin Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idamlarının önlenmesi olduğu düşüncesinin aralarında sürekli olarak güçlendiği topluluğun eline Fatsa'ya yerleştikten sonra Ankara ve İstanbul'da sahip olmadıkları kadar elverişli bir imkan geçti: Varlığı daha önceden bilinen ve belirlenmiş olan NATO dinleme üssünde görevli İngiliz personeli. Kısa bir durum muhasebesinin ardından CHP'nin üç THKO'lunun idam cezalarının yerine getirilmesine ilişkin TBMM kararına Anayasa Mahkemesi'nde yaptığı itirazın sonucunun beklenmesi ve idamları önleyecek başka hiçbir yasal yol kalmadığında İngiliz görevlilerin rehin alınarak idamların yerine getirilmesinin engellenmesine karar verildi. Ancak, bu kararın yerine getirilebilmesi için gerekli bilgi, araç, barınma olanakları ve ilişkiler, kısacası yerel örgütlenme, ancak seyrek bir sempatizanlar çevresinin gevşek örgütlenmeleri içinde vardı.

Beri yandan bürokrasi içindeki mücadele, 12 Mart sonrasında devletin korunabilmiş kimi yasallıklarının askeri diktatörlüğü kalıcılaştırma yanlısı güçler tarafından sürekli olarak aşındırılması biçiminde sürüyordu. Bir yandan Anayasa Mahkemesi'nde davaya bakılırken öte yandan Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı infazlar için darağaçlarının hazırlanmakta olduğuna ilişkin bildiriler yayınlayarak Anayasa Mahkemesi'ni baskı altında tutmaya çalışıyordu. Devletin kurumları arasında idama mahkum üç devrimcinin hayatları üzerinde süren bu mücadelenin doğurduğu gerilimli ve belirsiz atmosfer içinde, henüz hazırlıkların tamamlanmadığı bir sırada grubun büyük kentle olan son bağlantısı da koptu. Artık yerlerinin devlet güçlerinin bilgisi içine girip girmediğinden hiç bir zaman emin olmayarak, arkadaşlarının idamlarını engelleyemeden yakalanmak ya da her türlü riski göze alarak harekete geçmek kararıyla, 25 Mart 1972 gecesi saat 19.30'da Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan ve Ertan Saruhan ellerinde kendilerine ait herhangi bir araçları olmaksızın yöredeki bir tanıdıklarının aracıyla Ünye'de İngiliz teknisyenlerin kaldığı apartmana keşif yapmaya gittiler. Evin önünde İngiliz görevlilere ait aracın durmakta olduğunu görünce, o gece İngilizleri kaçırmayı düşündülerse de çevrenin kalabalıklığından ötürü bundan vazgeçtiler. Geceyi Ünye'deki bir tanıdıklarının evinde geçirdiler.

26 Mart 1972 sabaha karşı devlet güçleri, kalabalık komando birliği, özel görevliler ve polis birlikleri ile Ankara'da elde ettikleri bilgileri değerlendirerek Ünye'deki bağlantı noktalarını ele geçirmek ve ardından aranmakta olan THKP-C ve THKO üyelerini yakalamak üzere Fatsa'yı abluka altına aldılar. Daha sonra 1979'da Fatsa Belediye Başkanı olan terzi Fikri Sönmez ve çırağını gözaltına alan devlet güçlerinin kendi yerlerini öğrenmek üzere onları işkence altında sorgulamakta olduğunu öğrenen grup iki seçenekle karşı karşıya kaldı; ya İngiliz görevlileri de yanlarına alarak Ünye'den ayrılacak ve arkadaşları Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Saffet Alp ve Ömer Ayna'nın bulunduğu Kızıldere köyüne ulaşacaklardı ya da etkili herhangi bir eylemde bulunma olasılığı bulunmayan bu köye kendi başlarına gitmenin yolunu bulacaklardı. Aralarında yaptıkları tartışmada birinci seçeneğin uygulanması kararlaştırıldı. İngiliz görevlilerin araçları kaldıkları konutun önündeyse onları kaçıracak ve birlikte gideceklerdi. Değilse, yakalanmadan önceki son şansı kullanarak zorunlu olarak Ünye'den ayrılacaklardı. Yapılan keşifte İngilizlerin arabasının yerinde durduğu belirlendi ve eylem gerçekleştirildi. Üç İngiliz görevli alındı. Geride kalanlar bağlanarak hareket edemez hale getirildi ve Mahir Cayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz, Kızıldere köyüne doğru İngilizlerin aracıyla yola çıktılar. Kızıldere köyüne tırmanan toprak yolun başında Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz'dan ayrılan grup, rehinelerle birlikte arkadaşlarıyla birleşmeye giderlerken Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz da aracı uygun bulacakları uzak bir yerde terk ederek Ankara ya da İstanbul'a gitmekle görevlendirildiler.

Bir mücadele tarihinin ikonlaşan isimleri bizim Kızıldere
Soğuk ve rüzgârlı bir havada yokuş yukarı tırmanarak ancak gün ağarırken köy civarındaki ağıllara ulaşabilen grup, görünmemek için ağıllarda saklandı. 27 Mart 1972 gecesi yanlarında rehineleriyle birlikte, arkadaşlarının da kalmakta olduğu Kızıldere köyü muhtarının evine ulaştılar. 27 Mart 1972 sabahı İngiliz görevlilerin evine gelen hizmetlinin durumu polise bildirmesi üzerine, bütün bölgede topçu keşif uçakları ve helikopterlerle keşif uçuşlarına başlayan askeri birlikler aramalarını sürdürürken Kızıldere köyüne ilk giden grubun bağlantılarını kuranların ele geçmesi ve Niksar'daki bağlantı unsurunu açıklaması üzerine bu kişi 29 Mart 1972 günü yakalandı ve çok geçmeden güvenlik güçlerine muhtarın evini değilse de köy civarını tarif etti. Bu arada topçu keşif uçakları kar üzerinde Kızıldere köyüne çıkan yolun başında İngilizlerin aracının tekerlek izlerini tespit ettiler. Nihayet aynı gün Niksar ilçesi girişinde Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz'ın bıraktıkları araba bulunduğu gibi, İstanbul ya da Ankara'ya gitmek yerine geriye Kızıldere'ye dönmeyi daha güvenlikli bulan Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz dönüş yolu üzerinde çevre köylerden ekmek alırlarken kuşku uyandırdılar. Bütün belirtilerin Kızıldere köyü dolayını işaret etmesi üzerine 30 Mart 1972 sabah 05.00'de bilgi edinmek için köy muhtarının evine gelen jandarmalara muhtar önceden hazırladığı ihbar mektubunu vererek arananların evinde kaldığını bildirdi.

Eve, okula, sokağa, en yakın duvara
Evin ve köyün sarılması üzerine evde sıkışıp kalan THKP-C üyeleri Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy ile THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna teslim olmamayı, taleplerine olumlu karşılık verilmez ve üzerlerine ateş açılırsa İngiliz rehineleri, bıraktıkları ültimatomda belirtildiği biçimde öldürerek sonuna kadar çarpışmayı kararlaştırdılar. Evin giriş ve çıkışlarını hububat ve un çuvalları, dolap, yastık ve yataklarla tahkim ederek, evin çatısında delikler açarak çevreyi gözetlemeye başladılar. "Teslim ol" çağrılarını reddettiler. Öğleden sonra saat 14.00 sularında İngilizlerin kendilerine çatıdan gösterilmesi ve kendileriyle konuşturulmasını isteyen çevreyi kuşatmış binlerce asker ve polisten oluşan birliklere İngilizleri gösterip konuşturdular. Kısa bir süre sonra içlerinden birinin çatıya çıkması ve görüşme yapılması isteğine uyarak çatıya çıkan Ertuğrul Kürkçü, Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve Saffet Alp görüşmek üzere beklerlerken, ansızın üzerlerine önce tek tek, daha sonra çevredeki makinalı tüfek yuvalarından yaylım ateşi açıldı. Bu ateşin kimin emriyle açıldığı ve neyi amaçlamış olduğu bugün de açıklığa kavuşmuş değildir. Teknisyenleri ve devrimcilerin tümünü uzun bir kuşatmadan sonra sağ olarak yakalamanın askeri olarak mümkün olduğunu konuyla ilgilenen hemen hemen her uzman belirtmiştir. Ancak amacın bir arada kıstırılmış geniş bir önderliğin bir an öce temizlenmesi olduğu tahmin edilebilir. Kendilerini çatıdaki delikten eve atmayı başarabilen üç kişiden geride kalan Mahir Çayan başından yediği kurşunla öldü. Ardından daha önce alman karar uyarınca İngilizler öldürüldü. Kerpiçten yapılma evde kendi silahlarının atış menzili dışında kalan güvenlik kuvvetlerinin atışlarına karşı koyamayan, buna karşılık siper aldıkları duvarları delen makinalı tüfek mermileriyle isabet alan devrimcilerden Ömer Ayna gözünden vuruldu. Cihan Alptekin karnından yaralandı. Bir süre sonra ateş kesilip çağrılar yapıldıysa da kendilerini fiilen kurşuna dizmiş olan güçlerle görüşme yapmayı reddeden devrimciler evin sahanlığında toplandılar. Eve yapılacak yeni saldırıyı topluca karşılamak üzere el bombalarını hazırlayarak beklemeye başladılar.

Ancak doğrudan değil, uzaktan tüfek bombaları ve roketatarlarla yapılan yeni saldırıda, topluca bulunulan sahanlığın bir bölümü isabet aldı. Bu isabetle tahrip olan bölümde el bombası taşıyanlardan birinin pimi çekilmiş bombası elinden fırlayınca ötekilerin de ortasında patlayan bomba bir dizi patlamaya yol açtı. Evin arkasından sahanlığa girilen ikinci girişi tutmakta olan Ertuğrul Kürkçü dışındakilerin önemli bir bölümü ölürken Ertuğrul Kürkçü evin bitişiğindeki samanlığa geçerek saklandı. Evden gelen silah atışlarının kesilmesi üzerine tarama atışları yaparak eve girenler can çekişmekte olan Saffet Alp'i kurşuna dizdiler. Evdekilerin tam sayısını bilmemeleri ve muhtar Emrullah Arslan'ın verdiği sayıyla ölülerin sayısının uyması üzerine hava kararırken cesetleri de alarak köyden ayrıldılar. Ertuğrul Kürkçü saklandığı yerden çıkamadı.

Ertesi gün ölülerini almak üzere gelen yakınlarının teşhisleri sırasında Ertuğrul Kürkçü'nün babasının ölenler arasında oğlunun bulunmadığını söylemesi üzerine yeniden yapılan arama sırasında Ertuğrul Kürkçü de yakalandı.

Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin tarihinde "Kızıldere Katliamı" olarak bilinen olay, gerçekleşmesi ve gelişmesi sürecinde Türkiye'de ve Türkiye dışında büyük tepkilere yol açtı.

Ancak yapılan bütün yanlış bilgilendirme, saptırma ve spekülasyonlara karşın devletin bu "katliam"ı savunması ve meşrulaştırabilmesi mümkün olmadı. Halkın vicdanı Kızıldere'de öldürülenlerin yanında yer aldı. Ancak, devletin özgül amaçları bakımından "Kızıldere Katliamı" hedeflerine ulaştı. Öncelikle THKP-C'nin önderliğine vurulan ağır darbe, yalnızca bu örgütün değil, sosyalist hareketin 1968'lilerin içinden çıkan önemli bir grup önderinin yok olmasına yol açarken özellikle THKP-C'nin atomize olmasına ve örgütsel olarak dağılmasına neden oldu. Sürekli ve güvenilir bir önderlik yoksunluğu sosyalist hareketin "devrimci" kanadında sonraki on yıl boyunca da esaslı olarak giderilemeyen bir önderlik bunalımına yol açtı.(SA/EÜ).

* Bu yazı Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi nden alındı. İletişim Yayınları, Cilt 7, sf. 2185–88

● Ara başlıklar: YN!'

Tuncay Özkan ve “bizkaçkişiyiz” üzerine

Cem Büyükçakır'ın haberinyeri. net’te Tuncay Özkan’a sorular sormuştu cevabını alabildi mi bilmiyoruz. Cüneyt Özdemir’le birlikte Fatih Altaylı’da Kanaltürk’ün satıldığını açıklamış ve bu paralelde sorular sormuşlardı. Fakat Cem Büyükçakır’ın deyimiyle her şeyden önce RTE Belediye Başkanı iken samimi olduğunu kendi ağzıyla söyleyen Tuncay Özkan’da değişen neydi?

Türk Askerine ateş eden Talabani'nin dizinde çöken bir kişinin o dönemle ile şimdi ki zamanda ki davranışları konusunda belli ki bir fark yok, o zaman neden geçmişte samimi olduğun kişiye bugün karşıt? Sokakta ki çocuğun bile bileceği MHP'nin AKP'nin tarafında olacağı gerçeğini, senelerdir gazetelik yapmış birçok kitap yazmış bir insan nasıl bilemedi? AKP karşıtı oluşan kitle CHP'ye yönelmiş iken oy olarak neden araya MHP cicidir mantığını insanlara empoze etti? Hem bu şekilde CHP'nin oylarında azalmaya hem de CHP ye oy verme ihtimali olan “sol” kesimi iyice sinirlendirdiğinin farkında olmayan Tuncay Özkan doludizgin koşuyor, ama nereye koştuğunu kendiside bilmiyor. Ya da biliyor, “son beş yıl içinde iktidar olacağım mı diyor?” Bunu bilmiyoruz!

Fakat bizkaçkişiyiz platformu diye bir sanal oluşum başlatan fakat bu oluşum öncesinde 1–2 sene önce kanaltürk sitesinde sağa sola ağır küfürler ettiren, kendisine Kemalist demekten aciz, her cümlesi ve hareketi sahtelikler ile dolu olan bir insanın Bursa ilinin sorumlusu yapan ve türlü entrikayı çeviren platform yöneticileriyle “muhalefet” yaptığını sanan Tuncay Özkan’a Halkın Günlüğü olarak bizimde birkaç sorumuz olacak(?)

Ülker'den sponsorluk alan, AKP’nin mitinglerini yayımlayan, oluşturduğu platformun sokak arası külhanbeylerinden, lümpenlerden, kafatasçı-şovenist- faşist olanları saymıyoruz bile, kaldı ki bizkackisiyiz platformunun da buna önem verdiğini sanmamakla birlikte, önemsenmediğini düşünüyoruz!

Diğer bir konuysa 22 Temmuz genel seçimlerinde çokça çağrı yapan bay Tuncay Özkan anlamadığımız girişimler içine girmişti. Hani hatırlarsınız “sağ ve sol partileri birleştirelim” çabaları. Anlamadığımız neden tek bir sol (ya da sağ) partisi adı altında oluşturulmadı bu birleştirme girişimi de, neden sağ ve sol partilerini birleştirmeye çalıştı? En azından duruşu net olurdu. Örneğinde ötesinde biliniyor ki, Mehmet Ağar kontra biridir ve Fetullah'a yakındır ve hoca efendi istedi diye de (duyduğumuz) Anavatan Partisi ile olan birleşmeyi bozanında DP (DYP) olduğundur.

Diğer bir konuysa 22 Temmuz seçimlerinde Hulki Cevizoğlu'nun Ankara'dan bağımsız aday olması konusu. Şimdi birçok kişi ağız birliği edercesine şunu diyebilir: “Cevizoğlu anti-ABD'ci ve anti-AB'ci partiler olmadığı için bağımsız aday olmuştur.” Öyleyse Tuncay Özkan neden sol ve sağ partileri birleştirmeye çalıştı? Birleştirmeye çalıştığı partiler Amerika ve Avrupa Birliği karşıtı mı? En önemlisi (tanık olduğumuz) Kanaltürk’te Cüneyt Arcayürek'le yapmış olduğu ve canlı olarak yayımlanan “Politika Durağı” programında telefonla yayına bağlanan bir konuğun Cevizoğlu'nun adaylığıyla ilgili sorusuna cevap vermesi gerekirken, sunduğu programı canlı yayında kesen biri var karşımızda! Sözüm ona sansüre karşı olan kanaltürk'te mi sansürü eleştirirken sansür uyguluyor sorusunu aklımıza getirmiş bulunmaktadır? (Tırnak içinde bizkackisiyiz. com’da şoven-faşist-kafatasçı hatta ırkçıların yazışmalarına tanıklık edenlerde bir hayli yüksek olduğunu platform üyeliğini sildirenlerin de bir hayli çok olduğunu buradan da belirtelim.) Emperyalizmin yine o bildik oyunlarıyla karşı karşıyayız. Oysa CIA'nin kırmızıçizgileri yıllar önce Maraş'ta, Çorum'da, Tokat'ta, Erzincan'da, Sivas'ta ve Gazi Mahallesi'nde deşifre edilmesine rağmen, uyuyanlar ve uyuduğu yerden bu oyunların istikrarlı sürdürücüleri bulunmakta.

Bu ülkede 1990'lardan itibaren (biz bu ülkeyi böldürtmeyiz) diyenler çıktığından beridir (bu ülkenin bölünebileceğinin) bunun artık zor ve imkânsız olmadığını ve kendilerini her zaman “Türk” Ülkücüleri tanımlayan kişiler oldukça da karşıtlarının olacağını biliyoruz. Kim mi onlar? Tabi ki “Türk” ülkücülerinin bize kazandırdığı “Kürt” ülkücüleri!

Zira “milliyetçiliği” etnik olarak algılayan bu toplum, sokakta, kendi mahallesinde (Maraş'ta olduğu gibi) oranın buranın kapısına bir çarpı atıp linçler yapılırsa, bunun hesabını nasıl verecek halka, halka kurşun sıkılma noktasına gidilirse Tuncay Özkan nereli ve neci olacak merak ediyoruz!

Bugün terörün mucidinin kapitalizm olduğunu çok iyi bilmekteyiz, dolayısıyla emperyalizm oldukça özellikle de sınıf savaşımların söz konusu olduğu sürece emperyalizm yeni argümanlarla saldıracaktır ezilen / mazlum halklara. Dolayısıyla biliniyor ki, bir hayvanların bir de otların ideolojisi yoktur. Dolayısıyla emperyalizm son çeyrek yıldır, sınıf savaşımları mücadelesini bertaraf etmek için ideolojisizliği ön plana çıkarıyor. Oysa ideolojiler bitti diyenler yine bir hınzırlıkla gidip bitti dediği o ideolojilere sarılıyorlar ki, buda ideolojisizliğin ideolojisi oluyor. Ulus devlet modelini yok edenlerde bu tür vb. emperyalizmin ideologlarından oluşuyor. 

Örneğin Hard ve Negri'nin İmparatorluk kitabına bakınız, bunu orada görmek mümkündür.. 16. yüzyıl kralların soytarılarından sonra 21. yüzyıl kapitalizmin alan soytarıları. İnanın Cervantes'in Donkişot'u yel değirmenlerine saldırırken bunlardan daha şereflidir! Örneğin Efendi adlı kitabın önce MİT tarafından Tuncay Özkan’a getirildiği, kabul etmediğinden olsa gerek bu teklifin Soner Yalçın'a götürüldüğünü biliyor musunuz? 

Biliniyor ki, Doğan Yayınları'ndan çıkan Efendi adlı kitap iki cilt çıktı ve burjuva medya sayesinde promosyonlarla satış rekorları kırdı. Burada da Tuncay Özkan’ın kendi adına baskı yapmış kitapları “bir ekip tarafından mı yazılıyor sorusunu akla getiriyor.” Bu bir dönemler burjuva basının eklerinde neo-Nazist faşizmin babası Hitler'in Kavgam kitabının çok satılıyor denmesi gibi bir şey sanırım, adı gecen gazetelerde o dönem ön sütundan bolca reklâmının yapılmış olmasaydı. Oysa o dönem İstanbul'da birçok saygın yayımcıyla özellikle gidip görüşmüş ve de sorduğumuzda işin hiçte öyle olmadığını öğrenmiş olduk.

Cevabı şu olmuştu yayımcıların: “Hayır efendim. Ne alaka. Elimizde yıllardır bir tane var onu da bu reklam sayesinde sattık.” Anlayacağınız burjuva medyamız ne edip-edip Hitler'in Kavgam kitabını yeni baskılar yaptırarak satırdı. Yiyenler yedi bunu yemeyenlerse direniyor halen. Öyle ki, o yiyenler işi abartıp Hitler'i, ezilen halkların ikonu ve emperyalizme karşı halen mücadele yürüten Che Guevara'yla bir tutanlarda olmadı değil. (Not: AKP’nin kapatılması konusu gündeme gelir gelmez Zaman Gazetesi’nin köşe yazarları Che Guevara’yı darbeci ve katil ilan ettiler.) Şimdiyse gardıroplu-gardorapsız Atatürkçülerimiz en son Tuncay Özkan’ın platformuyla ve sivil toplum dernekleriyle birlikte oluşturulan Cumhuriyet Mitinglerinde göründüler. Sonrası malum AKP %47'lerde oy patlamasıyla güç kaybetmeden yoluna devam ediyor. Ve maalesef kimse bu sonuçları doğru-dürüst sorgulama ihtiyacı duymadı.

İşin özeti şu: ne Türkiye de bağımsızlık mücadelesinin ne de yoksul Kürt halklarının sonu bu olmamalıdır. Nedenine gelince etnik, milliyetçilik toplumları çürütüyor ve son söz olarak özlü bir sözle bitirmek istiyoruz, Hünkâr Hacı Bektaş-î Veli’mizin de dediği gibi: "Âlimin ve olgunların sohbetleri cahillerin ibadetinden daha faydalıdır."

Not: Şimdilerdeyse bizkackisiyiz’de aidatlı üyelik sistemi getirtmiş ve kanal çalışanları destek olsun diye maaş almıyorlarmış.

Not 2: Tuncay Özkan CHP’nin yakında gerçekleşecek olan kurultayını bekliyormuş, Deniz Baykal kazanırda CHP MYK’sını adam gibi yenilemeseymiş bir parti kuracakmış.

Not 3: İyi niyetli olan biri daha önceden de sorulmuş olan bu soruları çoktan cevaplamaz mıydı?

"İslami bağnazlık" emperyalizmin aracı

Öncelikle “Çağdaş tövbekârların ideolojisi ve diğer şeyler hakkında” başlıklı yazı orjinal adıyla “İslami bağnazlık ve emperyalizmin aracı” adıyla “Stalin Arşivi” tarafından “İran Halkın Fedaileri Gerillaları”ndan Türkçeye çevrilmiştir.

Birçok akım ve kuruluş bu süreçi (Türbanlı kızların üniversiteye girmesi için düzenlenmeye çalışılan yasayı) “demokrasinin ve de demokrasi temelinde de halklara özgürlük olduğu anlayışında”, yine burjuva düzenlerde “tarikatların yasallaşması özgürlükler temelinde midir?” Bu vb. soruları çoğaltabiliriz, zira yukarıda andığımız “suya, sabuna dokunmama” olarak algınlanmalıdır. Çünkü muğlak bir duruş ve tavır sergilme olarak algıladığımız bu çıkışlar “devrimci perspektife” uymayan bakış acıları olarak bizlerin beleklerinde duruyor. Yine bu bakış acısından farklı olarak bazı liberal-burjuva yazarçizerlerinin de dillendirdiği gibi (örneğin Hürriyet Gazetesi’nin köşe yazarları Mehmet Yılmaz, Ertuğrul Özkök, M. Ali Birand ve başından beridir de Kemalist ideolojinin temsilcisi Cumhuriyet Gazetesi’nde İlhan Selçuk başta olmak üzere Emre Kongar, Erol Manisalı, Hikmet Çetinkaya, Servet Tanelli vb. gibi) bu gidişata dikkat çekmeye çalışıyorlar. Duruşları ve görüşleri farklı olsa da sonuçta herkes bir fikir üzerinde düşüncelerini dillendiriyorlar. Dün AKP’yi demokrasi havarisi gören, bugünse bunu sert dille eleştirenler bir hayli yükselişte. AKP’ye verdiğim desteği çekerim diyen liberalleri de buna eklemek gerekiyor. Fakat ne hikmetse ABD’den ve de AB’den de ödün verilmemektedir. Buda olayın diğer tarafıdır. Asal olarak dillendirmek istediğimiz bu süreçte “devrimci” basının (Türkiye Devrimci Hareketinin) devrimci / demokratların bu konuda bizce tam ve net bir fikir ve söylev geliştirmemesi olması. Buradaki amaç çeşitli görüş ve yorumları bir araya getirerek bu süreçte “genel tavrın ne olması” gerektiği üzerinedir.

“İran Halkın Fedaileri Gerillaları”nın İran’da somut olarak yaşadığı olayları günümüz Türkiyesi ile benzerlikleri ortaya çıkarmaya ve bir nebzede olsa yorumcunun katkısını sunarak bilgiyi paylaşmaya çalışmaktayım.

Buyrun: 
Çağdaş tövbekarların ideolojisi ve diğer şeyler hakkında 
Çoğu zaman İran “Şah iktidarı” döneminin anti-emperyalist sloganların ardına gizleyen bu bağnazlığın gelişmesi devrimci güçler arasında yanlış görüşlerin ve yanılsamaların doğmasını beraberinde getirmiştir. Sonuç olarak, bağnazlığın sınıf doğasını analiz etmede devrimci güçler yanlış yola girmiş ve burjuva propagandasını tekrara düşerek bu grupları hatalı biçimde “anti-emperyalist” ve “devrimci” olarak değerlendirmişlerdir. Tam da bu nedenle, geçen 27 yıl boyunca İran halkının anti-emperyalist demokratik hareketinin İslam Cumhuriyeti tarafından acımasızca boğulmasına tanıklık eden İranlı bir komünist örgüt olarak, (İran Halkın Fedaileri Gerillaları) gözlemlerini paylaşmak ve yukarda andığımız düşünce şeklinin nasıl yanlış yönlendirici bir analiz olduğunu açıklamak durumundayız.

Günümüzde yaygın olan analizlerin çoğunda, “İslami bağnazlığı” “anti-emperyalist” kıyafetlerle sarmalamak yönünde bir çaba vardır. Bu analizlere bakılırsa, Humeyni kliği ve İslami rejim anti-emperyalizmin bir dışavurumu ve sembolüdür. Ancak gerçekte, Türkiye’de son iki dönemdir oylarını da artırarak iktidara gelen AKP ve başındaki Recep Tayyip Erdoğan kliği reformlar adı altında genel tanımıyla neredeyse “herkese özgürlük” şiarıyla yeni uygulamalar peşindedir. Biliyoruz ki, AKP hükümeti (ya da iktidarı) emperyalist Amerika Birleşik Devletleri’nin sayesinde iktidara oturtulmuştur ve gayrimeşrudur. Oysa Amerika ve diğer emperyalist güçlere lafta karşı çıkarken bu aynı İslami rejim Humeyni’nin liderliği döneminde de aslında İran halkının gerçek anti-emperyalist demokratik hareketini, “kahrolsun Şah” ve “kahrolsun Amerikan emperyalizmi” diye başlayan bu hareketi vahşice zamanında ezmiştir. Bu rejim halk kitlelerini, özgürlük savaşçılarını ve devrimcileri (tırnak içinde komünist güçleri) gerçek anti-emperyalist, demokratik istemleri nedeniyle katletmiştir. Bu yüzden, bu rejimi anti-emperyalist olarak değerlendirenler neden onun halkın anti-emperyalist hareketini ve devrimi kana boğduğunu açıklamak durumundadırlar.

Gerçekte 1945’lerde başlayan bu süreç Adnan Menderes ve “küçük Amerika” hayallerinden daha sonra Londra merkezli Erbakan ve Türkeş’i Türkiye siyasetine koymuşlardır. Bu süreç Demirel ve daha sonra Özal’la kendini bulmuştur. Yapılan her girişimden sonra Amerikalı yetkililerin “bizim çocuklar başardı” sözüyse Kenan Evren’de kendini bir kez daha bulmuştur. Halkın Günlüğü, gelinen süreçte 1968 ve 1970–71′lere dayanan Türkiye Devrimci Hareketi’nin geldiği son noktada klişe ve de netliği olmayan “sloganları” üzerinde durmakta ve “ne suya ne de sabuna dokunmama” mantığı üzerindedir. “Ne şeriat, ne darbe” gibi sloganlardan hareketle CHP’nin 22 Temmuz seçimlerinde bundan tam 50 yıl önce MHP’nin güdüğü politikayı gütmesi ve AKP’nin de demokrasinin teminatı olarak lanse edildiği süreçte CHP faşist parti konumuna kendini oturtmuştur. Doğaldır ki burada bazı çevreler AKP’yi özgürlüklerin nihai partisi konumuna yükselmiştir. Oysa gelinen aşamada demokrasinin özgürlüklerin birer zorunluluk kavramını öngördüğünü de belirtmek gerekmektedir. Özetle iradenin, emeğin bilinçlenme şekliyle özgürlük zorunluluğun kavranmasıdır. Burjuva demokrasilerde demokrasiyi “demokrasi” yapan olgu hukukun üstünlüğüdür. Ve hukuk yoksa demokraside yoktur günümüz sisteminde.

Kaldı ki, İranlı solcuların destek verdiği ve dillendirdiği “kahrolsun Şah” sloganları Humeyni tarafından kurşuna dizilmelerini ne açıdır ki, engelleyememiştir. “Bizim örgütümüz” söylevleriyle “grup partisi”, “sınıf partisi” arasında kalmış ve “öncü partisi”ni inşa edemediği içinde kendini yakıcı olarak göstermektedir.

[*]
Dönemin: İran Halkın Fedaileri Gerillaları’nın mücadeleleriyle harekete geçen İran işçilerini ve emekçi sınıfları, Şah bağımlı rejimini devirmek ve İran’daki emperyalist tahakkümü kaldırmak için anti-emperyalist ve demokratik bir hareket oluşturmuşlardır. Ancak devrimci mücadele süreç içinde yoğunlaştıkça, emperyalist efendileri Şah rejimini sürdürmenin imkânsız olduğunu düşünmeye başlamışlar, kitlelerin hareketine karşı koymak üzere emperyalist güçler eski Sovyetler Birliği’ni bir yeşil kuşakla çevreleme siyasetlerinin uzantısında, Guadeloupe Zirvesi’nde Şah rejiminin yerine İslami bir akımın geçmesini kararlaştırmışlardır. O günlerde, Humeyni’nin otoritesi altındaki bu İslami akım bir örgüte bile sahip değildi, ancak emperyalistlerin siyasal ve maddi destekleriyle, bu klik hızla yükselişe geçti ve bir devrimci önderliğin yokluğu koşullarında (bizim hareketimizin o dönemde yediği ağır darbeler göz önünde bulundurulursa), emperyalistler için “alternatif vakum” rolünü oynamıştır.

İktidara geldiği ilk günlerden başlayarak, İslam Cumhuriyeti rejimi İslam adı altında, aslında emperyalistlere hizmet etmiş, (tıpkı genç yaşlarından itibaren şeriat için mücadele eden Gül ve RTE gibi) İran’ın ezilen halkına karşı Şah’ın kiralık katil rejiminin bile uygulamadığı acımasızlıklar uygulamıştır.

Rejim ezilen Kürt, Türk, Arap, Beluci, Lor ve Türkmenlerin kendi kaderini tayin etmek için verdikleri mücadelelerini acımasızca ezmiş, bir süre sonra, devrimi emperyalistlerin çıkarına daha da bastırmak için, İslami rejim İran’ı Irak’la 8 yıl sürecek bir savaşa sokmuş; iki ülkenin ezilen yığınları için sefalet, açlık, ölüm ve yıkımdan başka hiçbir şey getirmezken, bölgeyi emperyalistler için karlı bir pazar haline getiren ve silah satışı yoluyla onların ceplerine milyarlarca dolar akıtan bir savaş yaşanmıştır.

Aynı rejim, 1988′de, halk mücadelesinin yayılmasından korkarak, on binlerce politik tutsağı katletmiş; bu tarihte daha önce görülmedik bir politik soykırım olarak İran tarihinde yerini almıştır. Rejim binlerce politik tutsağı infaz etmiş ve hepsini de bir kerede katletmiştir. Birkaç yıl sonra, kitle hareketlerinin direnişinin yükselişe geçtiği bir dönemde yine kısa bir süre içinde rejim aydınları ve yazarları öldürerek dehşet saçmaya başlamış; bu cinayetler daha sonra kanıtlar ortaya çıktıkça rejim tarafından itiraf edilmek zorunda kalmıştır. Bu suçlar devletin “seri cinayetleri” olarak anılmıştır.

Tüm “anti-Amerikan” ve “anti-emperyalist” belagate karşılık, İslami rejim bütün bu yıllar boyunca ezilen halkın ulusal zenginliğini ve kaynaklarını emperyalistlerin petrol ve askeri şirketlerine ve tekellerine sunmuştur. İran dev şirketler ve emperyalist devletler için daha karlı bir pazar haline getirilmiştir. İslami rejim altında İran’daki emperyalizme bağımlı kapitalist sistem daha da büyümüş ve genişlemiştir. 1953 darbesinden sonra ABD emperyalizmi tarafından Şah’a destek olarak kurulan ve 1979′da ki halk hareketlerinden bazı önemli darbeler alan halk düşmanı ordu, İslami rejimce yeniden tesis edilmiş ve şimdide yoğun biçimde genişletilmektedir. İslami rejim “Amerika”ya, “batı ve doğu emperyalizmi”ne karşı boş sloganları yinelerken, aynı emperyalizme en tatlı ekonomik ve politik ilişkileri korumuştur. Okuyucu, “İran-kontra” olayıyla kısmen açığa çıkan karşı-devrimci rezaletleri hatırlayacaktır.

Uluslararası zeminde bu İslami akımların boş anti-emperyalist sloganlarına dayanarak bu akımlarda “küçük burjuva”zinin “emperyalist sermaye”ye ya da ezilen ülkelerdeki büyük sermayeye karşı mücadelesini görmek gibi hatalı bir varsayımın yayıldığına şahit oluyoruz.

Bu rejim büyük mülk sahiplerinin ve bürokratik sermayenin çıkarlarına aykırı hiçbir özel mülkiyete yaşam şansı vermemektedir. İran’daki İslami deneyim “siyasal İslam”ın pratikte İran’daki ve bütün bölgedeki emperyalizmin, büyük sermayenin, çok uluslu şirketlerin düpedüz bir savunucusu olduğunu açık biçimde göstermiştir.

İran’daki “İslami bağnazlık” deneyimi “siyasal İslam”ın emperyalizmin işçiler ve ezilen halklar üzerindeki hâkimiyetinin yayılmasının bir örtüsünden başka bir şey olmadığı gerçeğini ortaya koyar. Tıpkı günümüzün Türkiyesinde AKP’nin genel politik açılımlarında olduğu gibi Ortadoğu’daki işçilerin ve ezilen halkların büyük ve kanlı deneyimleri devrimcilerin “komünistlerin” yegâne sarsılmaz anti-emperyalist savaşçılar olduklarını göstermiştir. Öyle ki ve ancak onların liderliği altında, ezilen halkların anti-emperyalist savaşımlarının ilerleme ve muzaffer olma ihtimali vardır sanırsınız. Oysa bunun için “RTE kliğinin ve AKP’nin faili meçhul cinayetler işlemesini beklemekte safdillik olur ki” AKP ve RTE’nin bütün söylev ve sözleri, işçiler üzerindeki “kızgın” ve “eleştiriye” bile gelemeyen hiddetlenmelerini görmemiz sadece gidişatın nereye ve ne kadar uzanacağı üzerinde bizlere fikir vermelidir.

Burada İran Halkın Fedaileri Gerillaları’nın geçmişten ders çıkararak söylediği gibi: devrimci arzuyu yerine getirmek için savaşımı güçlendirmek, birliğimizi ve dayanışmamızı genişletmek zorundayız। Bu bunalım döneminde, bayraklarımızın üzerine en canlı ve kalıcı renklerle şu sloganlar yazılı olmalıdır: “emperyalizme hayır!”, “emperyalist politikaların bir aracı olan - İslami bağnazlığa hayır!”, ve “yaşasın işçi sınıfının önderliğinde anti-emperyalist, demokratik devrim!”
[*] Humeyni tarafından Şeriat’ı uygulamak üzere göreve getirilen Ayetullah Khalkali’nın adamları tarafından Fedai gerillalarının kurşuna dizilmesi.